Saturday, August 29, 2009

Gay Interest Film

http://gayinterestfilms.blogspot.com/

Bu site, dünyadan hemen hemen her gaylerle ilgili filmin toplandığı harika bir site. Sitede filmler hakkında bilgiler, eleştiriler, trailer'lar, fotoğraflar ve film özetlerinim yanında, filmlerden bazılarının rapidshare link'lerini de bulmak mümkün. Sevgili gay arkadaşlarım ve tüm gay sevenlere kokulu kokulu öpücüklerimle birlikte yolluyorum anacığım.

This is a wonderful sites which collects most of the films about gays or with gay people in it from all over the world. The site has reviews, trailers, photos and synopsis of the films, and also rapidshare links of some films. So my gay friends, and friends of gay community, enjoy!

Okuduğum Kitaplar Listesi/ The Books I've Read So Far List

Livejournal'daki her yıl okuduğum kitaplar hakkında tuttuğum geleneksel listemi bloguma da taşıyorum.

I have a tradition of making a list about books I've read the year that I'm in in livejournal. I carry the tradition to my blog too.
 
OCAK/ JANUARY


-Lost Souls (Kayıp Ruhlar)- Poppy Z. Brite: Sonunda e-bay'den ucuz bir kopyasını bulup aldım. Bütün yabancı arkadaşlarım bu kitaptan bahsedip duruyordu, iyi de bir kiyap, ama yine de ben 'Drawing Blood'ı daha çok seviyorum.


-Lost Souls-Poppy Z. Brite: I finally found a cheap copy in e-bay and bought it, it was very good, but i still liked Drawing Blood better.

ŞUBAT/ FEBRUARY


-Öncesi ve Sonrası: Bu kitap babamın karısının yazdığı ikinci kitap. Fena değil, ama şaheser de değildi hani...

-Oncesi Ve Sonrasi(Before and After):
Actually this is the second book that the wife of my mother wrote. Not bad, but not very good either to tell you the thruth, and it is not because I love my mom better:P



Yeşil Elmalar- Nazım Hikmet: Bu kitap hakkında ne düşüneceğimi gerçekten bilmiyorum, tipik bir Nazım kitabı olmadığı kesin, ben Nazım'ı pulp-fiction tadında Amerikan macera romanı yazan biri olarak bilmezdim. Parodi mi desem, iyi parodi olsun da anlamı ne bilemedim. Eğlenceli kitaptı ama, Avusturalya'da elmas madenlerinde ve jungle'larında geçen 2. Dünya Savaşı filmiyle film noir arası birşey...


-Yesil Elmalar (Green Apples)- Nazım Hikmet: I don't know what to think about this book, Nazım Hikmet usually writes in social realism, but this book was a pulp fiction of American cheesy adventure, diamond mins in Australia, Second World War, Film Noir... It was interesting, that's for sure.

 
-Esir Şehrin İnsanları- Kemal Tahir: Herkesin kesinlikle okuması gereken bir üçleme. Ben seneler önce TRT'de dizisini izlemiştim, başrolde Cem Kınay oynuyordu, Zuhal Olcay da Halide Edip'i. O dönemde Türk edebiyatından bu kadar iyi yazılmış bir roman doğrusu zor çıkıyor. Karakter gelişiminden, olay örgüsüne, karakterin hayatıyla tarihi gerçeklerin hikayeyi ilerletmede etken olarak kullanılma şekli...


-Esir Şehrin Insanlari-Kemal Tahir: A triology about the Independence War years' Istanbul. Very good story with very powerful authoring, I was really fascinated by these books.

-Esir Şehrin Mahpusu- Kemal Tahir

MART/ MARCH

-Yol Ayrimi- Kemal Tahir


-Ruhlar Evi- Isabel Allende:
Allende'den bir şey okumayı uzun süredir istiyordum, bu kitapta okunacaklar listesindeydi, ama okumak şimdiye kısmet oldu. Şimdi bunun ne kadar büyük bir hata olduğunu anlıyorum. Kitabın arkasındaki yorumda Allende'nin 'neredeyse Marquez kadar iyi' olduğunu yazıyordu, ama bence Marquez'den çok daha iyi bir yazar. 'Yüzyıllık Yalnızlık' edebiyat tarihinin en iyi kitaplarından biri evet, ama Marquez'in öbür kitaplarından onun kadar zevk aldığımı söyleyemeyeceğim. (Kolera zamanında aşk'ı daha okumadım ama, belki o da Yüzyıllık Yalnızlık kadar iyidir.) Neyse, Allende'ye dönecek olursak, Ruhlar Evi  Şilinin politik geçmişini güçlü ve mistik bir örümcek ağı yapısında anlatıyor. Zaten ben Latin Amerika edebiyatının hastasıyım, bunu bir kere daha anladım.


-The Spirit of Houses- Isabel Allende: I wanted to read something by Allende for years and this books was on my list, but I could never start with it until now. I now see that this was a big mistake. Someone said on the back of the book that she was almost as good as Marquez, but I personally think that she is far more better. 'A 100 years of solitude' is one of the best books written, but I'm constantly disappointed with other Marquez books (I still didn't read Love at the time of cholera though, maybe it will be as good). Well, back to Allende, the Spirit of Houses' story embraces Chile's political history, with a powerful, magical spider web structure of storytelling. I'm completely fascinated by Latin America literature.

NİSAN/ APRIL



-Kanlı Pazartesiler- Gabriel Garcia Marquez: Bu kitap 'Benim Hüzünlü Orospularım'dan daha iyi bir kitaptı bence, ama yine de 'Yüzyıllık Yalnızlık'ın yanına bile yaklaşamaz.


-Cronica de una muerta anunciada (I cannot find theEnglish Title)-Gabriel-Garcia Marquez:
This Marquez book was better than my melancholic whores in my opinion, but not half as good as A Hundred Years of Solitude.

MAYIS/ MAY


-İkna- Jane Austen:
Eğlenceli bir kitap, ama romantik bir kitaptan başka bir şey gibi gelmedi bana. Jane Austen'ın normal ironik havasını görmedim bu kitapta.


-Persuasion-Jane Austen:Fun to read, but it felt more like a romance if you ask me.


-Hayat Başka Yerde- Milan Kundera: Kundera hakkında ne denebilir ki? Dahi herifin teki ve gerçeklikten gözümün önünde kanlanıp canlanan kompleks karakterler yaratmakta tanıdığım en iyi yazar. Karmaşık, sığ, yaşayan ve nefes alan insanlar tüm karakterleri, ama ona buna ahkam da kesmiyorlar, bu da Kundera'yı benim en sevdiğim yazarlardan biri yapıyor.


-La Vie est Ailleurs (The Life is Somewhere Else)- Milan Kundera: What can I say about Kundera? He is a genious and I particularily appreciate his characters. They are complicated, shallow, living, breathing human beings that fascinate me.


-Mrs. Dalloway- Virginia Woolf: Bu kitabı da yıllardır okumak istiyordum, ama aynı zamanda İngilizcesini okumak istiyordum ama bir türlü bulamadım. Bulamadıkça da takıntı haline getirdim ve Türkçesini okumayı red ettim. Virginia Woolf'un diğer tüm kitaplarının İngilizcesi İstanbul'da bulunurken, en az 3 ayda bir periodik olarak İngilizce kitap satan bütün kitapçılara bakmama rağmen, Mrs. Dalloway yok da yok. Hatta, Berlin'de bile bulamadım. Tam ümidimi kaybetmiştim ki, kitabı, üstelik özel bir basımıyla, sırma yapraklı olarak Budapeşte'de buldum. Her zamanki gibi tatili yeterli kitap getirmemiştim, o yüzden Budapeşte'de çılgınca İngilizce kitap aramaya başladım. Derken Alman bir zincir kitapçıyı gördüm bir alışveriş merkezinde, girdim bir de ne göreyim, bu güzellik İngilizce kitaplar bölümünün en üstünde duruyor. Mucize gibi değil mi?

-Mrs. Dalloway- Virginia Woolf: I wanted to read this book for ages too, but I was obsessed with reading it in English. Every other Woolf book, you can find in english in Istanbul, but Mrs. Dalloway, nooo. I searched all the bookstores that sells english books periodically every 3-4 months, but I finally found it in Budapest. It was poetic really. As always, I didn't bring enough books to a vacation, so I was desperately looking to find an english book. There was only one mall that I knew in Budapest, I went there, there was a big bookstore. And Mrs. Dalloway was just sitting at the top of English books. Isn't it magical?

HAZİRAN/ JUNE

-Making Documentary Films and Videos

 
-Ariel- Sylvia Plath: Sonunda paraya kıyıp Amazon'dan İngilizce bir kopyasını imzaladım. Bu kitabın revised versiyonunu almak benim için çok önemliydi, çünkü ilk baskılarında, pislik kocası Ted Hughes beyefendi, karısının ölümünden sonra el yazmasından bazı şiirleri çıkarmak ve şiirlerin yerlerini değiştirmek gibi bir denyoluk yapmıştı. Üstelik sadece revised versiyonunu bulmadım, bir de elyazması kopyanın birebir baskısını (facsimile diyorlar buna, el yazmasını tarayıp basıyorlar) buldum. Daha ne olsun!


-Ariel- Sylvia Plath: I finally ordered a copy in English from Amazon. It was very important for me to get a revised copy where the editor put the poems that exactly Plath puts in the manuscript (that means that not the book that his cheating husband Ted Hudges found the liberty to cancel some poems and change the order after her death). I did better, I found a manuscript facsimile copy, which also have scanned versions of the manuscripts with the notes and editions she hand-made. Wohooo

TEMMUZ/ JULY



-Yüksek Topuklar- Murathan Mungan: Murathan Mungan'ı niye bu kadar seviyorlar hiç anlayamıyorum. Hele bu kalın kitap, kesinlikle okumak için harcadığım zamana değmedi. Kitapla ilgili tek birşeyi bile beğenmedim. Lütfen biri bana, orta yaşlı, hayatındaki istinasız herşey hakkında 500 sayfa boyunca laf edip sızlanan bir kitabın nesini beğendiklerini söyleyebilir mi? Herkes nasıl böyle kolay kategorilere sokulabilir ve nasıl herkes yanlış olur da, bir bu kadın doğru olur her seferinde?


-Yüksek Topuklar (High Heels)-Murathan Mungan: They make a big fuss about this Turkish writer that I don't get. This is the second book I read by him, and this wasn't worth the time. I didn't like a single thing about the book. (For Turkish readers of this blog, please somebody tell me what the fuss is about a bitter middle-aged woman bitching about absolutely everything that goes around her, but absolutely everything. How is it possible, how can everbody be so easily categorized and be wrong and only this protagonist can be right about stuff?)

-Dead Until Dark- Charlaine Harris: Tamam, çok fazla pulp-fiction okuduğumu biliyorum. Ama bunun için True Blood'ın yaratıldığı seriden daha iyi bir kitap düşünülebilir mi?



-Dead Until Dark-Charlaine Harris: So what, I want to read some pulp fiction. What better series that originate True Blood:)
 
-Living Dead in Dallas- Charlaine Harris

-Living Dead in Dallas-Charlaine Harris

AĞUSTOS/ AUGUST

-Club Dead- Charlaine Harris


-Dead to the World- Charlaine Harris:
Tamam, sadece 1 tane vampir kitabı okumadım, 4 tane birden okudum. Çok güzeller, n'apıyım?


-Dead to the World-Charlaine Harris: So ok, I didn't only want to read one pulp novel, but four. They are good, so, who cares?


Romanın Hazırlanışı- Préparation du Roman)- Roland Barthes: Kitap, Barthes'ın üniversitede verdiği seminerlerin notlarından oluşuyor. Bizzat Barthes'ın dersleri anlatmak için tuttuğu notlar, asistanı tarafından birleştirilmiş. Gerçekten çok etkileyici bir kitap, ama romanın hazırlanışı dışında herşeyden bahsediyor. Romanın haikunun (Barthes'a göre 'notlar') tam tersi olduğunu düşünüyor ve notları bir romana dönüştürmenin yollarını arıyor (ama bulamıyor:P). Sorun, Barthes'ın o dönem bir roman yazmaya çalışması, ama sadece romanla ilgili notlar almaktan öteye geçememesi. Yine de, fikirleri çok etkileyici ve her zamanki gibi çok orijinal ve kendine has.

-Preparation du Roman (Preparation of a Novel)-Roland Barthes: This book is Barthes' lectures that he gave in one university semester. His thoughts are as always really fascinating, but he talks about anything but preparing a novel. He founds the novel the opposite of a haiku (which he calls notes) and he tries to find a way to turn this notes into a novel (he didn't find a way at the end). The problem is that he was trying to write a novel at the moment, but all he could do is to take notes (quiet like me, actually). Fascinating ideas though.


-Madame Bovary- Gustave Flaubert: Ada Kitap'da tesadüfen Madame Bovary'nin Fransızca ikinci el bir kopyasını buldum, Fransızcam biraz paslanmış olsa da (Fransızca roman okumayalı yıllar olmuştu doğrusu), yine de bu kitabı asıl dilinde okumak istedim. Hala da okumaktayım, o yüzden sadece Barthes'ın Madame Bovary hakkında söyledikleriyle yetineceğim: "Emma kelimeler için yaşadı ve kelimeler yüzünden öldü." Nasıl öldüğünü henüz bilmiyorum, ama okuduğum kadarı uygun gözüküyor.

-Madame Bovary- Flaubert: I found a french second hand copy of this by chance and eventhough my french is rusty ( I didn't read in french for ages), I wanted to read this in its original language. Work still in progress, I will just say what Barthes said about it :"Words was what Emma lived for and word was why she died". I don't know about her death yet, but I found the idea very accurate so far.

ŞİMDİYE KADAR OKUNAN KİTAPLAR: 19


BOOKS READ SO FAR:19

Tuesday, August 25, 2009

Sabahın ilk saatlerinde bilincim aktı

Müzik artık kulaklarımı ağrıtıyor, sesi kısıp duruyorum, ama kapatmıyorum. Fiziksel acı iyi geliyor böyle zamanlarda. Gözümün önünden eski insanlar geçiyor, bir zamanlar çok önemli olmuş aşklar, unutulmuş arkadaşlar, beni unutanlar... Bazıları bana daha çok roman kahramanları gibi geliyor, uzakta, soğuk bir nefes gibi. Oradalar ama, çok uzakta değil, uzansam tutarım belki. Uzanmıyorum. Yüzümde bir şey bana ait olmayan... Geceleri niye uyur insan da, güneşin doğuşunu izlemez böyle zamanlarda anlıyorum. Peki niye uyumaz, ama yine de perdeler sımsıkı kapalı bir bilgisayar ekranına bakar?
Karanlık yanlızlığıyla yüz göz eder insanı ama, bu gece çevremde sonsuz sayıda insan var. Kimi gerçek... kimi de uydurma. Yazmak isteyip de bir türlü cesaret edemediğim romanın kahramanı uzaktan bakıyor, sitemli sesi geliyor kulaklarıma. Ararım deyip aramadığım biri şarkı söylüyor anlamadığım bir dilde. Eski bir sevgili sevişiyor hoyratça, gözleri içimi parçalıyor hala. Ben kendime yeterim, yalnız da ayağa kalkabilirim diyorum hep, ama böyle gecelerde, yorgunken, sigaradan çatallaşan sesim çıkmaz olunca öyle hissetmiyor artık insan.
Geçmişimdeki insanlar bakıyor bana, geçmişteki insanlar beni gözetliyor. Hatta gözetlemekten de öte bir şey bu, gözleriyle beni yok ediyor. Acıtmak, kanatmak istiyor, biliyorum... Her zamanki gibi kaçıyorum. Kapatıyorum gözlerimi, müzik de kapanıyor...Kapatıyorum gözlerimi, etraf kapkaranlık sessiz. Lanet martılar var sadece, lanet martılar gırtlaklarını yırtıyorlar. Sadece denize uzak oturanlara romantik gelir martılar... Deniz insanı bilir martıların ne büyük bela olduğunu.
Gözlerimi kapıyorum, müzik susuyor, martılar uçuyor sadece geçmişten...

Monday, August 24, 2009

My postcard blog



10 yaşımdan beri mektup yazdım, bu da bana geniş sayılabilecek bir kartpostal koleksiyonu kazandırdı. Sonunda iyice delirip bir de onları tarayıp bilgisayara aldım, işte Leslie'den özendiğim kartpostal blogum.

I sent and received letters since I was 10 and I have a (let's say) large postcard collection. Finally I got crazy and scanned them, so here is my postcard blog, inspired by Leslie.

http://zeynepsmailbox.blogspot.com/

Friday, August 21, 2009

One Night Stand

video

Zeynep Şehiraltı gururla sunar....One Night Stand, Küçük İskender hakkında 15 dakikalık bir belgesel.

Zeynep Şehiraltı proudly presents... One Night Stand. A 15 minute split-screen documentary about Küçük İskender, a Turkish, underground, gay poet.

Distorted

video

Zeynep Şehiraltı gururla sunar... Distorted, deneysel bir proje.
Zeynep Şehiraltı proudly presents...Distorted, an experimental project.

Music Box

video

Gözde'yle birlikte yaptığım ilk filmim, ve ilk ve tek oyunculuk denemem.
The first project I did with Gözde :D

Daytime Tv is Bad for Your Health

video

Zeynep Şehiraltı gururla sunar... Deneysel sinema dersi için yaptığım 2. film
2nd project I did for the experimental cinema class

Dikkat Gey Çıkabilir



Bu yıl canım sıkıldıkça kendimi Şile ya da Beykoz-Poyrazköy yoluna vuruyorum. Şile'de Üvezli diye küçük bir köy var, orada inanılmaz gözlemeler yapıyorlar, 30 çeşit baharatlı. Yaşlı bir karı koca işletiyor yeri, kadın Gürcü göçmeni, adam Alamancı, su yataklarının gece nasıl patladığını filan anlatıyorlar.

This is year I found myself either in Sile or in the road of Beykoz-Poyrazköy. Both are just at the end of Istanbul, Sile is on the Black Sea shore with wonderful pine forests on the road and the road of Beykoz is the most green place in Istanbul. There is this little village called Üvezli on the road to Sile, they make incredible 'gözleme's with 30 kind of spices. A young couple own the place, the woman is an Georgian immigrant, the man stayed in Germany for long years and they talk about stuff like how their water bed was exploded one night.


 
Sonra da böyle ormanın içinde fotoğraf çekiyorum. Poyrazköy yolunda "dikkat geyik-karaca çıkabilir" diye tabelalar var, ama maalesef daha hiç geyik  göremedim. İşgüzar birinin söylediği gibi (üst-sağ foto) yoluma gay filan da çıkmadı, ama hala ümit ediyorum (gay değil, geyik çıksın diye:P)

I also take photos like that. There are signs that says "Attention for the deers" on the road to Poyrazköy, but unfortunately I never saw one. 

 


Aşık oldum!/ I'm in love



İşte bu kuçuya fena halde aşık oldum. Hatta geçen hafta oyuncak gibi koynumda bile
uyudu. Kendisi Serseri, belli etmiyor ama kocaman bir oğlan -10 yaşında-. Şımarık,
sevimli, eğlenceli bir yaratık kendisi. Kaşınmaktan, kendinden çoook daha büyük köpeklerden
ve bulabildiği herşeyi yemekten hoşlanıyor. Suculardan, motorsikletten ve en çok da fotoğrafının
çekilmesinden nefret ediyor. (Fotoğraflardaki surat ifadesinden anlayabilirsiniz sanırım).
Fotoğraf makinesini (hatta fotoğraf çeken cep telefonunu) ortaya çıkardığınızda anında yüzünü saklıyor, olur da çekmeyi başarırsanız kötü kötü hırlıyor, sonra da gelip fotoğrafa bakmaya çalışıyor:P

I'm in love with this doggie very badly. We even cuddled and slept together like he was a stuffed animal. He's name is Serseri, you cannot tell, but he is a very old 10 year old boy. Spoiled, funny, cute... He likes to get scratched, dogs way too big for him and eat everything he can found. He hates carriers, motorcycles and most of all get photographed.He hides his face every time he saw a camera (even a cellphone), and if you manage to catch him, he snarls and then comes to look at himself on the camera:P
 

Budapeşte/ Budapest

AB'nin beni ne kadar çok sevdiğinin 2. durağı Budapeşte'ydi! Mayıs'ta yine 1 haftalık bir workshop için bu kez Budapeşte'ye gittik. Üniversite yaşantım oldukça yorucu bir haldeydi, yani boş vakit inanılmaz iyi geldi. Workshop bu sefer daha ileri seviyedeydi ve hava çok güzeldi (şehir de). Üstelik bu sefer şehir merkezinde kaldık, yani şehri istediğimiz gibi gezebildik. Fara Sabina'daki kadar güzel fotoğraflarım yok bu sefer, ama işte size güzelleri:

Next stop on how EU loves me, Budapest! We went again for a week-long workshop to Budapest in May. The university was exhausting at the time, so I enjoy some free time a lot. The workshops were more advanced this time and the wheather was beautiful (the city too). Plus, we stayed at the center of the city, so we wander a lot. I didn't get as much good shots as in Fara Sabina, but here are the good-ones:




 Chain Bridge



 Parlamento Binası

Parliament Building


Fashion Street ve New Yorker

Fashion Street and New Yorker



Budapeşte sokaklarından izlenimler.
Some impressions I got from the streets of Budapest.







Buda Kalesi.

Buda Castle.


Uçakta hep çok sıkılıyorum.
I always get very bored on the plane.

Şarap, Makarna ve Yakışıklı İtalyan Erkekleri/ Wine, Pasta and Cute Italian Guys

Roma'yı sadece bir öğleden sonra görebildim ve hiç de yeterli değildi, ama işte bir öğleden sonraya sığdırabildiklerim.

We could only see Rome on one afternoon, and it wasn't enough of course, but here are what I can get out of it.




Colloseo


Roma Forumu

Roman Forum




 Düğün Pastası

 Wedding cake






Modanın başkenti!
Capital of fashion it is!




  Navona Meydanı

Piazza Navona


Aşıklar Çeşmesi

Lover's Fountain


Pantheon

Pantheon

İtalya'dan Kartpostallar 2/ Postcards from Italy-2






Fara Sabina'da günbatımı.

Sunset in Fara Sabina.





Teatro Potlach tiyatrosu workshopları yaptığımız deneysel tiyatro. Hem deneysel tiyatro adına, hem de enstelasyon olarak çok iyi işler yapıyorlar.

This is 'Teatro Potlach' the experimental theater where we did
our workshops. They are doing pretty impressive stuff,
both with experimental theater and installations.

Postcards from Italy-March 2009

Avrupa Birliği beni çok ama çok seviyor! Geçen gün bana dedi ki, "Sen bugünlerde çok depresif görünüyorsun, biraz gezsen?". Bu yüzden, İtalyan bir  belgesel yönetmeni üniversiteciğimle birlikte bir proje yapmaya karar verdi, biz de bu yüzden Avrupa'da üç workshop'a katılacağız efendim.

European Union really loves me! So it said, "hey you look depressed, wanna travel a little bit? Of course, I'm paying". So an Italian documentary director decided to form a project with my university and we'll participate in three workshops in Europe.

Workshop'lardan ilki İtalya'daydı. Bütün ayarlamaları yaptılar ve kalacağımız yerin adresini yolladılar. Roma'nın dışında küçük tarihi bir kasaba. Biz de "E, süper!" dedik. Ama verdikleri adres eski bir manastırın adresiydi, biz de "Tamam, heralde etrafta bir sürü küçük B&B (Bed and Breakfast: yani yatak ve kahvaltı, bir nevi pansiyon) var, herhalde manastıra yakın birinde kalırız" dedik. Ama, gördük ki, hakikaten manastırda kalıyormuşuz!!! (AB'nin beni sevdiğininden hiç bahsetmiş miydim?)

And the first-one was on Italy. They made all the arrangements and sent us the address where we would stay. It is a little town outside of Rome, a very historical-one. So we said, "cool". But the address they gave was of an old monastery, so we though "Ok, so there are a lot of B&B's in the area, we'll be staying in one near the monastery". Well, guess again, we stayed in the monastery!!!! (Did I mention that EU really really loves me?)

Kasabanın adı Fara Sabina, küçük, çok iyi korunmuş bir ortaçağ kasabası ve içinde manastır ve bir deneysel tiyatro dışında hiçbir şey yok. (Evet, kasabada sadece 3 gün boyunca kapalı duran bir bakkal ve bir deneysel tiyatro var! Avrupa farklı memleket kardeşim.)

The town's name is Fara Sabina (or Fara in Sabina), it is small, very well protected, has a lot of history and has absolutely nothing in it, except for the monastery and an experimental theater. (It only had one grocery store and it was closed for 3 days, so all the participants ran out of cigarettes, awful!)

Manastır bir Fransiskan manastırı ve geleneklerine göre rahibeler konuşmuyor, lüks yemekler yemiyor ve ısıtma bile kullanmıyorlar! Manastırda hala yaşayan rahibeler var, ve oldukça ilginç bir hikayeleri var. İtalya laikliğe geçtiğinde bütün manastırları kapatmışlar. Ama Fara Sabina'nın aristokrat ve zengin rahibeleri, devletle bir anlaşma yapıp manastırı satın aldılar. Manastırda şu anda sadece ondan az rahibe yaşayabiliyor, yoksa kült olarak sayılıyor ve manastır kapatılıyor.

The monastery is Franciscan monastery and as the tradition goes, the nuns don't speak, don't eat any luxury food, don't use the heating system! They are still nuns living in the monastery, and their story is quiet interesting actually. When Italy adopted secularism, they closed all the monasteries. But the nuns of Fara Sabina being rich aristocrats' daugthers, they made a deal with the government, bought the monastery. The rule goes that they can only be less than 10 nuns in the monastery or they will count as a cult and be closed.







İşte bir hafta içinde uyuduğum manastır. İlk fotoğraf odamın penceresi! Çok kısa bir süre için rahibe olmayı bile düşündüm, ama hiç konuşmuyorlar ya. (Seks de yok!)

This is then monastery where I spent a week. The first photo was my window!
I considered becoming a nun for a very a short time, but they don't speak, you see. (And no sex!)





İşte kasaba, sadece fotoğraflar değil kasabada eski gözüküyor, emin olun.

This is the town, not only the photos look old, you really feel like living in old times there.







Bu da manastırdan görünen manzara, etkileyici değil mi?

This is the view from the monastery and nearby, fascinating, isn't it?








Fara Sabina'nın dışı (kasaba aslında bir kalenin içi)

Outside of Fara in Sabina (the old town is surrounded by a castle-like structure).

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails