Bu çarşambanın müziğine başka şey gitmez diye düşündüm, yine gündemde 5 dakika kaldı, ama bu haftanın gerçek gündemi Gülşah öğretmendir. "Böyle adamlarla arkadaşlık ettiği için" suçu kendinde bulan, "en kötü ihtimalle ölürsün" yollu teskinlerle o güçsüz gördükleri bir kadını korumayan koskaca Van Valisi'ne gelsin bu şarkı.
Bir de tabii utangaç Arınç var bu hafta gündemde. Kol, ayak, bacak gibi bir organ olan "vajina" kelimesini duyunca utançtan yüzü kızaran, evli barklı bir kadına "o organ"dan bahsetmeyi yakıştıramayan müthiş bir zihniyetle karşı karşıyayız. Kadını ezmek de yok saymak da bu korkudan kaynaklanıyor işte.
O yüzden şimdi Bandsista zamanı, umarım yakında daha çok şarkılar duyarız, ses çıkarmak lazım ne de olsa.
Mutfak atölye ve kampüslerden
Ofis mahalle hücreden
Çıkıyoruz evlerden
Genelinden özelinden
Meydan da bizim gece de
Yalnız ya da hep birlikte
İsyan isyan
Kadın dile düşünce
Aile devlet mahkeme
Kadın dile gelince
Hükmü yok üstümüzde
Aile de yalan devlet de
Arzu da bizim beden de
İsyan isyan
Saçım kısa eteğim de
Sokaktayım köşede
Kaltak sürtük fahişe
Namus iffet neyse ne
Ağır da olsa bedeli
Islah etmem bedenimi
İsyan isyan
Ucuz esnek ve örgütsüzüz
Göçmen kadınız kimliksiz
Sınırları yıkıyoruz
Evsiz barksız uyruksuz
Emek de bizim kentler de
Yalnız değil hep birlikte
İsyan isyan
Barış da biziz devrim de
Amed de bizim Tahrir de
İsyan isyan
Söz / Lyrics: bandsista Müzik / Music: Rudi Goguel
İkinci Dünya Savaşı’nın toplama kamplarından, kadın hareketinin coşkulu 70’lerine sirayet etmiş, dünya kadınlarının hâlâ söylemekte olduğu bir marş... İstedik ki biz de bu zincire bir halka olalım, bildiğimiz bir dilde, kendi deneyimlerimizden hareketle bir kez daha, birlikte söyleyelim. Çünkü biliyoruz ki mücadele ne şu anla ne de bu coğrafyayla sınırlı.
Bandista ve Bandsista'nın tüm albümleri için şuraya tık tık!
Aslında bu yazının haykıra haykıra bağırmak istediği pek çok nokta var, tecavüz, kürtaj ama hepsinin gelip bağlandığı nokta ise maalesef mevcut hükümetin bitmek bilmez kadın düşmanlığı. Zaten yıllardır kadınları süs olsun diye iki kıytırık bakanlığa oturtan, karşısında bir kadın konuşunca kaale almaz bir tavırla çirkefliğe vuran bu insanların kafasında kadınların yeri hep belliydi: çocuk doğur, yemek yap, çamaşır yıka. İslam adı altında her istediğini erkek zihniyetine göre çekip yorumlamış bu adamlar kadını köle ya da koz olarak kullandılar sadece, "3 çocuk yap", "kızım git Üniversite önünde yaygara çıkar türban gösterisi yap" vs. Bu yüzden, üniversite mezunu kadınlar sadece yine partinin sözde modernleşen suretinin bir süsü olarak kaldılar, siyasette ise kendilerinden makam ve konumca büyük adamların söylediklerini tekrarlayan papağanlar, bu yüzden türban sadece bu adamların onu koyduğu yere göre tartışıldı ve Aileden sorumlu devlet bakanlığı (ki kabul etmek gerekir ki çok uydurma bir bakanlık) bugüne kadar kadın ya da çocuk haklarına dair tek bir şey bile yapamadı.
Bu zihniyetten kuvvet alan kadın düşmanlığı öyle bir hal aldı ki, 13 yaşında çocuğa tecavüz eden 30 adam elini kolunu sallaya sallaya hayatlarına devam etti, savcı gözünü yumdu, hakim sırtını sıvazladı. Dindar olduğunu iddia eden bu kesim, kendi işlerinden Hüseyin Üzmez denen bir koyu dindarın (!) yediği haltla ilgili "Şeytan dürttü yaptım, hep Allah'a mı uyacağız?" yolundaki söylemlerinden bile rahatsız olmayıp onu savunabildi. Çünkü bu adamlara göre:
1. Kadın erkeğin kölesidir, bu yüzden bir erkek isterse kadını döver, isterse tecavüz eder, isterse öldürür, bunun yasaklanacak, ayıplanacak bir yanı yoktur.
2. Tecavüze uğrayan kadın kuyruk sallamıştır, sen türbana girmeyip "kıçını başını açarsan" erkeğe sana tecavüz etme hakkını vermiş olursun.
Dinde bu müthiş ideolojinin yerinin olmadığı mevzusuna girmeyeceğim, zira ben bu insanları asla dindar olarak görmedim, fakat şu 2. maddeye bir bakalım: Bu ülkede 5 yıl önce kundakta bir bebeğe ve belki her gün 12-13 yaşında çocuklara tecavüz ediliyor, hatta onu bırakın sokak hayvanlarına atlara eşeklere bile tecavüz ediliyor. Kusura bakmayın ben bunu baskıdan doğan cinsel açlıkla filan yorumlayamayacağım, bu düpe düz cinsel sapkınlıktır, bu ülkedeki kadın düşmanlığı devam ettiği sürece de bu sapkın gurüh gitgide çoğalacaktır.
Gelelim kürtaj meselesine, Başbakan ve arkasından gelen 32 kısım tekmili birden bakanların açıklamaları sadece dinden yola çıkarak kürtajı cinayet olarak görmekle açıklanamaz. Zira cinayetini en büyük günah olarak gören bu grup, Uludere Katliamı'nda devletin görevini yaptığını, tekme tokatla bebek düşürten polisin çok masum olduğu düşünüyor ve hatta "Çocuğun suçu ne anne kendini öldürsün" şeklinde müthiş açıklamalarda bulunabiliyor, ne anne hayatının tehlikede olması, ne tecavüz kürtaj için bahane değil, zira Başbakan ve gurühunun sömürebileceği yeni bir nesil yetişmesi gerekiyor, ne kadar çoksa o kadar iyi, biz hepsine bakarız!
Bu konuda devlete giydirip durmak da bir çözüm değil, çünkü yıllarca özgürlüklerimiz her kısıtlandığında sosyal medya'da yazıp belki bir de yürüyüş yapıp her özgürlüğümüzün elimizden alınmasına izin verdik. Hükümet şu anda kendini o kadar güçlü, o kadar yıkılmaz görüyor ki ağzından salyalar fışkıra fışkıra kadına olan nefretini bu denli dile getirebiliyor. Belki hayatınızda hiç kürtaj yaptırmadınız/yaptırmayacaksınız, belki siz de dini ya da vicdani nedenlerle kürtaja karşısınız, ama unutmayın ki bugün karşınızda durmanız gereken güç sadece kürtaj karşıtlığı değil, eğer siz bir gün eve hapsedilip tüm özgürlükleri elinden alınmış kadınlar olmak istemiyorsanız, eğer siz bir erkek olarak ne düşüneceği, ne yapacağı önceden kararlaştırılmış bir erkek gurühunun içinde, kadınların tamamen sindirildiği bir ülkede elininz kolunuz bağlı yaşamak istemiyorsanız, bugün bu hükümete karşı koymak zorundasınız. İnternetimizi, televizyonumuzu, haber alma kanallarımız elimizden büyük ölçüde aldılar, sırada ne var diye sormak gerekmiyor mu sizce de? Kadınların özgürlüğünün de yasaklanmaması için bugün tepkimizi gösterme vakti çünkü korkarım artık sona iyice yaklaşıyoruz!
It's time of the 'IF Istanbul' film festival again, and I'm starting my reviews with 'Too Much Pussy! Feminist Sluts, a Queer X Show'. First of all, let me say that, even though IF screened some courageous films before, but this was by far the most outrageous film I ever saw on IF, and on any film festival for that matter. The film's genre is docuporno, meaning its porn with a documentary technique. Some of the festival-goers for some reason had to leave the film at the first five minutes, but those of us remaining saw a post-feminist film that we never saw anything like before.
İf İstanbul filmlerine 'Too Much Pussy! Feminist Sluts, a Queer X Show'la başlıyorum. Türkçe'ye hafifletilerek 'Kevaşeler Sahnede' olarak çevrilmiş. If'de özellikle gökkuşağı bölümünde ne kadar cesur film gösterilmişse de, bu film sanırım IF tarihin en cesur filmlerinden. Zaten docuporno olarak tanımlanıyor, yani belgesel tekniğinde bildiğimiz porno. Öncelikle, çok sinir olduğum festivale kitapçığı okumaya gerek duymadan rastgele bilet alan entel grubundan öcümü aldığı için bu filme çok teşekkür etmeliyim. Zira filmin ilk 5 dakikasında bu entel-dantel takımı grup halinde salonu terk etti. Bir kısmı biraz daha bekleyip, ortasında dayanamayıp çıktı, biz kalanlarla güzel bir film izlemiş olduk.
Emilie Jouvet, the director is in fact a porn director. Her first film Pour une Nuit/One Night Stand was a big hit in feminist porn scene (yes, they have a scene, really). The main idea behind feminist porn is to portray female sexuality from women's eye, so instead of male fantasies, women in these movies have sex the way they want to have. In Too Much Pussy, we are following the European tour of Queer X Show, a show group realized by Wendy Delorme, Judy Minx, Madison Young, Sadie Lune, Mad Kate and DJ Metzgerei and with shows of burlesque, peep-show, striptease and avant-garde theater.
Filmin yönetmeni Emilie Jouvet zaten bir porno yönetmeni. İlk filmi Pour Une Nuit/One Night Stand'le feminist porno sahnesine bomba gibi düşmüş. Feminist pornoda ana fikir, kadın cinselliğinin erkek gözünden değil kadının istediği gibi sergilenmesi, yani gerçeği yansıtmayan erkek fantazileri yerine, bu filmlerde kadınlar kendi istedikleri gibi sevişiyorlar. Too Much Pussy ise Wendy Delorme, Judy Minx, Madison Young, Sadie Lune, Mad Kate and DJ Metzgerei'dan oluşan Queer X Show'un burlesque, peep-show, striptizle avangard tiyatro karışımı gösterileriyle çıktıkları mini Avrupa turunu izliyor.
When you watched the movie or read about it, you'll see that these women call themselves as "sex-positive feminists", "pro-sex feminists" or "sex-radical feminists". Sex-positive feminism is a movement started in the 80's as a response to mainstream feminism which condemns the porn industry. Sex-positive feminists defends the female sexual freedom and see the mainstream feminists' view on porn as another limitation to female sexuality.
Filmi izlediğinizde ya da hakkında bir şey okuduğunuzda bu kadınların kendilerini "seks-pozitif feminist" olarak tanımladığı göreceksiniz. Seks-pozitif feminizm; 'sex-positive feminism', 'pro-sex feminism' sex-radical feminism' gibi adlarla da anılıyor. Ana hatlarıyla, halk arasında 'kızgın feminist' olarak bilinen ve pornoya savaş açan ana feminist akıma tepki olarak 80'lerde oluşmuş bir akım. Seks-pozitif feministler, esasında tüm kadınların cinsel özgürlüğünü savunuyorlar ve bazı feministlerin kadın pornoculara bakışını, bir başka sınırlama olarak görüp buna karşı koyuyorlar.
The women of Queer X Show states that different kind of pleasures exist in sexuality and that the female body, sexuality and fantasies are nothing to be ashamed of. The feminist and queer theory in the film is only given naturally by talks between and my favorite comment came from Judy Minx about post-porn; "You can't masturbate with post-porn, how come something you can't masturbate with can be porn".
Queer X Show'un kadınları gösterilerinde cinsellikte farklı tür doyumların olduğunu, kadın vücudu, cinselliği ve fantazilerinin utanılacak bir yanı olmadığı, kısacası seksin çok da öyle önemli bir şey olmadığını gösteriyorlar. Filmde feminist ve queer teoride son derece doğal bir şekilde, aradaki konuşmalarda veriliyor sadece, özellikle Judy Minx'in post-porno hakkındaki "post-pornoyla mastürbasyon yapamıyorsun ki, mastürbasyon yapamadığın şey nasıl porno olur?" yorumuna bayılıyorum.
But we can also say similar things about this film too. The film is not your typical festival film for the Turkish audience, but I guess it's not also the regular porn junkie's first choice. The harsh tone of the film and the confident women that we don't normally see on porn will kill the fun for those porn junkies.
Ama bu film için de benzer şeyler söylenebilir. Bu film klasik festival izleyicisine hitap etmediği gibi, bence klasik porno izleyicisinin de tercihi olmayacaktır diye tahmin ediyorum. Filmin sert tonu ve kadınların, özellikle pornoda alışık olmadığımız kendinden emin güçlü kişilikleri, sanırım bu sıradan porno izleyicisi için olayı bitirecektir diye tahmin ediyorum.
Another advantage the film present is for us to see an environment and group of people unknown for most. That's why Too Much Pussy is a good documentary. And I finally answer the question on how men watch porn on a crowded movie theater, it's a bit weird, let me tell you...
Filmin diğer bir yanı ise, çoğumuzun hiç yaşamadığı ve tanımadığı çevre ve insanların hayatlarına bir şekilde dahil olmamızı sağlaması. İşte bu yüzden 'Too Much Pussy' çok iyi bir belgesel ve izlenmesi gerekiyor. Hep erkekler topluca sinemada nasıl porno seyrediyorlar diye merak ederdim, bu merakımı da gidermiş oldum.
"The proverb is wrong. Time does not heal all wounds. It merely softens the pain and blurs the memories."
Although this film got the 'Best Foreign Film' Oscar back in 1996, it skipped my radar and I guess most of yours too. The Dutch director Marleen Gorris was named as the 'angry feminist guerilla' with her previous films and got expelled from the traditional European film scene, but 'Antonia's Line', a much softer film that took years to get completed gave her the place back in the European Cinema.
Bu film 1996 yılında 'En İyi Yabancı Film' Oscar'ı almasına rağmen benim ve muhtemelen sizin de gözünüzden kaçmış bir film. Yönetmen Marleen Gorris, önceki yıllardaki filmleriyle "Kızgın gerilla feminist" olarak anılmasına ve gitgide Avrupa Sinema çevrelerinden aforoz edilmiş olmasına rağmen, uzun yıllar süren çalışmalar sonu çektiği "Antonia's Line"la birlikte hem Avrupa Sineması'na tekrar kabul edildi, hem de 'Yabancı Film' Oscar'ını bir feminist olarak alarak Akademi tarihinde çığır açtı.
The story is based in a small nameless village in the Netherlands, in a little heaven for women. But this is not a men-hater society like the Amazons, just a place where there is no male-female roles and patriarchal constitution get rejected. Here, you can have any role you want to have, you don't need a husband to have a child, or to find love, it doesn't matter if this love is for a man or a woman either. The only important thing here is to live and be happy...
Film Hollanda'nın isimsiz küçük bir kasabasında, küçük bir kadın cennetinde geçiyor. Ama bu Amazon'ların yaşayışı gibi erkek düşmanı bir cennet değil, sadece kadın-erkek rolleri ve ataerkil kurumların reddedildiği bir cennet. Burada herkes istediği role sahip olabiliyor, bir kadının çocuk sahibi olması için evli olması gerekmiyor, sevgiyi bulması için de, bu sevginin bir erkeğe ya da bir kadına yönelik olması da fark etmiyor. Burada tek önemli şey mutlu olmak ve yaşamak....
The beautiful and intelligent Antonia returns to her hometown with her mother's dead and brings her illegitimate daughter Danielle with her. Even though at the beginning some voice were raised, especially by the pastor, the villagers accept Antonia soon enough. In the meantime, Antonia's table got more and more crowded everyday by outcasts, retarded people, single women and Antonia's suitor and his five sons...This peaceful living falls out briefly when Pitte, the demonical youngster rapes her retarded sister Deedee, Danielle attacks to Pitte with a rake, Pitte leaves town and Antonia takes Deedee with her. Because in this village, there is no room for women-exploiters any more.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra annesinin ölümüyle doğduğu küçük kasabaya dönen güzel ve zeki Antonia, yanında gayri meşru çocuğu Danielle'i de getirir, her ne kadar başta, özellikle de kasabanın papazı tarafından bazı sesler yükselse de, kasabalıyla Antonia birbirine kısa sürede alışır. Bu arada Antonia'nın sofrası, kasabanın normal değerlerine uymayan insanlarla dolmaya başlar, zeka özürlüler, bekar kadınlar ve Antonia'ya aşık bir adam ve beş oğlu... Bu huzur, kasabanın şeytani genci Pitte'nin zeka özürlü kardeşi Deedee'ye tecavüz etmesiyle kısa süreliğine de olsa bozulur, Danielle Pitte'yi yaralar ve Pitte kasabadan ayrılmak zorunda kalır, Deedee de Antonia'nın yanına yerleşir. Çünkü bu kasabada kadınları küçümseyen erkeklere yer yoktur artık.
When Danielle decides that she wants to have a baby, they follow a radical method, she goes to the city with Antonia and finds a 'stallion' through a pregnant woman, his sister, when they returned to the village, Danielle was pregnant. The opposition by the pastor got silenced in no time by the villagers with a peculiar method. The pastor's influence in the village got thinner and thinner. All this time, Antonia never starts a war against the villagers, the pastor or the church itself. Her living the life like she wants is a war anyway and one that inspires new people.
Danielle de çocuk sahibi olmaya karar verince radikal bir yöntem izler, Antonia'yla şehre inerler ve hamile bir kadının aracılığıyla kendilerine bir 'aygır' bulurlar, kasabaya döndüklerinde Danielle hamiledir. Papazın karşı sesleri de kasabalı tarafından kısa sürede ve ilginç bir yöntemle susturulur. Artık papazın kasabalı üzerindeki nüfusu giderek azalmaktadır. Yine de Antonia asla ne kasabalıya ne de papaza ve kiliseye açıktan açığa savaş açmaz. Sadece onun hayatı istediği gibi yaşaması zaten başlı başına bir savaş ve motivasyondur, bu başkalarına da örnek olur.
Living also has a different meaning in this town. Danielle wants to be a painter so she goes to the city to study painting and then comes back to the village and paints her whole life. She doesn't paint so that her paintings would sell in big galleries and she would become famous, the only reason for her to paint is her love for it. Similarly Danielle's daughter is musically gifted, she pursues this passion by composing in the village. People around Antonia don't live for money, success or to achieve a goal, they live to live.
Bu kasabada yaşamaktan anlaşılan şey de farklıdır, Danielle şehirde resim eğitimini bitirdikten sonra kasabaya dönüp resim yapar. Ama bunu resimleri galerilerde satılsın, ünlü olsun diye yapmaz, resim yapmasının tek nedeni resim yapmayı sevmesidir. Benzer bir şekilde Danielle'in kızınında da engin bir müzik yeteneği vardır, o da bunu kasabada besteler yaparak devam ettirir. Antonia'nın çevresinde yaşayanlar hayatı, para, başarı kazanmak, ya da bir amaca ulaşmak için değil, yaşamak için yaşarlar.
Although the girls go to school, they real teacher is Antonia's agoraphobic nihilistic friend Crooked Fingers, he teaches them of Nietzche and Schopenhauer when they are still children, the traditional education is only a boredom to them. Girls who follow Antonia's line are gifted and intelligent enough not to be settle with anything tradition. This is why I call Antonia's farm a heaven, a feminist heaven where men can also live alongside with women and where nobody never gets judged...
Okula gitseler de kızlara öğrenmeleri gereken her şeyi öğreten Antonia'nın evden çıkmayan nihilist arkadaşı 'Crooked Fingers'dır, daha çocuk yaşta Nietzche ve Schopenhauer'i öğrenen kızlar için klasik eğitim zaten sadece can sıkıntısı olur, Antonia'nın yolundan giden kızlar zaten geleneksel hiçbir şeyle yetinmeyecek kadar yetenekli ve zekilerdir. İşte bu yüzden Antonia'nın çiftliği bir cennettir diyorum, feminist olsa da, erkeklere de her zaman yer olan, kimsenin yargılanmadığı bir cennet...
This heaven suffers again when Pitte returns to town and takes his revenge raping Danielle's daughter, but Pitte's days in the village will be limited. Antonia goes to Pitte with a riffle in her hand, but instead of killing him, she curses on him like the Pagan Medea whom Christian World gets afraid for centuries, in this moment both Pitte and the audience knows for sure that this ancient curse of the mother is real and serious. After Antonia left, a couple of villagers beat Pitte and his end comes by his brother. The life in the village returns to normal, but as Antonia says "The proverb is wrong. Time does not heal all wounds. It merely softens the pain and blurs the memories."
Bu cennet Pitte'nin geri dönüp öc almak için Danielle'in kızına tecavüz etmesiyle yara alır, ama Pitte kasabada uzun süre barınamayacaktır. Antonia elinde tüfekle Pitte'nin yanına gider, ama onu öldürmek yerine, yüzyıllardır Hristiyanlığın korkusu Pagan Medea gibi lanetini Pitte'nin üstüne salar, ve hem Pitte, hem seyirciler bilir ki, bu yüzyıllar öncesinden gelen laneti sorgulamak bile imkansızdır. Antonia gittikten sonra bir kaç kasabalı erkek Pitte'yi döver ve Pitte'nin sonu kardeşi tarafından öldürülmek olur. Hayat yeniden normale döner. Ama Antonia'nın söylediği gibi "Deyim yanlıştır. Zaman her yarayı iyileştirmez. Sadece acıyı hafifletir ve anıları bulanıklaştırır".
'Antonia's Line' i a true gem hidden in the film industry, both its story and its cinematography makes it a film to watch and to be placed among cult films.
'Antonia's Line' gerçekten de film endüstrisinde kaybolmuş bir elmas gibi, hem hikayesi, hem sinema diliyle muhakkak izlenilmesi ve kült filmler arasında yerini alması gereken bir film.
Bu hafta 'Fotoğraflı Cumalar'da anlamlı bir serginin fotoğrafları var, 8 yönetmen "Baba Beni Okula Gönder" kampanyası için fotoğraflar çekti, Çağan Irmak, Ezel Akay, Zülfü Livaneli, Derviş Zaim, Sırrı Süreyya Önder, Mustafa Altıoklar, Handan İpekçi ve Ümit Ünal'ın çektiği fotoğraflar 8 Aralık'a kadar Maslak İz-Giz Plaza Beyaz Space'de görülebilecek ve satışlarından edinilecek gelir "Baba Beni Okula Gönder" kampanyasına bağışlanacak.
Proje Çağan Irmak'ın kampanya için yazdığı bir mektupla başladı:
“Belki çantandaki simit olabilirim. Belki kurşunkalemin, silgin, belki son sayfasına gelmiş kareli defterin ya da uzun çoraplı korsanın, küçük prensin, kara balığın, bir şeftali bin şeftalin olabilirim… Neden biliyor musun? Sen umut bağladığım, sen ülkemin aydınlığı, sen gönlümün şenliği, sen küçük kız kardeşimsin de ondan…”
Şahsen benim en sevdiğim fotoğraflar Ezel Akay'ın 'Kibritçi Kız'ıyla Ümit Ünal'ın Cumhuriyet'in ilk yıl ikonlarından esinlendiği "aydede-yıldız-kız" fotoğrafları ama ikisini de internette bulamadım. Artık gidip görmeniz gerekecek...
Bugün 25 Kasım, Kadınlara Yönelik Şiddetle Mücadele Günü. Eğer şiddete uğramamış kadınların azınlık olduğu bir ülkede yaşıyorsanız ve hala o şanslı azınlık içindeyseniz, "Benim derdim değil" demek yerine bu konuda çığlık atmanız gerekir, çünkü sıranın size gelmesi an meselesidir.
Niye mi diyorum bunları, çünkü sayılarla kadına yönelik şiddete baktığımızda, Adalet Bakanlığı'nın verilerine göre 2002 yılında 66 olan kadın cinayeti, 2009 yılında (resmi olmayan verilere göre) 1126 olarak belirlendi. Yani 1126 kadının ölümü sokaktan geçen adam, koca, baba, abi elinden sırf kadın olduğu için geldi.
Rakamlara devam edersek, Altınay-Arat araştırmasına göre (http://www.kadinayoneliksiddet.org/):
* Her üç kadından birinin fiziksel şiddet görüyor.
* Her 100 kadından 35'i "Hayatı boyunca" eşinden en az bir kez fiziksel şiddet görüyor.
* Kocalarından boşanmış veya ayrılmış kadınların fiziksel şiddet deneyimi yüzde 78,
* Eğitim düzeyi arttıkça fiziksel şiddet gördüğünü söyleyen kadınların oranı azalıyor.
* En az bir kez fiziksel şiddete maruz kaldığını söyleyenlerin oranı okuma yazma bilmeyen kadınlar arasında yüzde 43, yüksek öğrenim görmüş kadınlar arasında yüzde 12'dir.
* Gelir düzeyi arttıkça fiziksel şiddet gördüğünü söyleyen kadınların oranı düşüyor. -
* Kadınların yüzde 14'ü en az bir kez "istemediği zamanlarda cinsel ilişkiye zorlandığı"nı belirtiyor.
* Cinsel şiddete uğradığını söyleyenlerin yüzde 67'si aynı zamanda fiziksel şiddete de maruz kaldığını söylüyor.
25 Kasım'ın tarihçesi de çok manalı, 25 Kasım 1960'da Dominik Cumhuriyeti'nde diktatörlüğe karşı mücadele eden üç kızkardeş; Patria, Minevra ve Maria Mirabel'in cesetleri bir uçurumun dibinde, vahşice tecavüz edilmiş halde bulundu. Bu olay kızkardeşleri diktatörlüğe karşı mücadelenin ikonu haline getirdi. 1981 yılında Latin Amerika Kadın Kurultayı 25 Kasım'ı 'Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü' ilan etti, BM de bu karalı destekledi.
Bugün bir film izledim ve öğrendim ki, 13. yüzyıl tarihçilerine göre 9. yüzyılda erkek kılığına girip Papalık mekanına yükselen bir kadın varmış. Bu inanç 16 yüzyıla kadar sürmüş ve Dominikan öğretilerine girmiş, hatta tarot kartlarındaki Azize kartı Papa Joan'a itafen yapılmış ve o zamanlar bu kartın adı Kadın Papa (La Papessa) imiş, daha sonra kartın adı Azize olarak değişmiş.
I watched a film today and learned that according to 13th century chroniclers that there was a woman who disguised herself as a man and became Pope. This legend was highly believed and even appeared in the Dominican learnings until the 16th century and that the High Priestess tarot card was created after Pope Joan and it was called The Female Pope (La Papessa) at the time.
Rivayete göre (bence kesin doğrudur!) Joan (John) Anglius kendini eğitmiş bilgili bir kadın olarak sevgilisiyle birlikte Atina'ya gelir ve erkek kılığına girerek dönemin en alim hocalarından eğitim görür. Roma'ya gider ve piskopos olur. Bilgisi ve yeneteğiyle herkesin saygısını kazanan Joan sonra da Papa seçilir. Bartholomeo Platina'nın 13. yüzyılda yazdığı Papalar tarihi kitabında adı Papa John VIII olarak geçer. 2 yıl papalıkta kaldıktan sonra Joan at üstünde doğuma başlayınca kadın olduğu ortaya çıkar. Bazı tarihçiler onun doğumun hemen ardından doğal yolla öldüğünü bazıları ise bir ata bağlanıp sokaklarda halk tarafından taşlandığını söyler.
According to the legend (which I think is true) Joan (John) Anglius was an educated and clever woman who went to Athens with her lover and studied under the best lecturers dressed as a man and went to Rome. She first became bishop and got the respect of everyone with her knowledge. Then she was elected as Pope and ruled for two years. In the chronicles of Popes that Bartholomeo Platina wrote in the 13th century, she was called as Pope John VIII. During a travel, her labor started on horseback and her disguise fell.According to some sources she died from natural causes right after this, and others say that she was bounded to a horse and stoned by her own people.
16. yüzyıldan itibaren tarihçiler 'Kadın Papa'yı yalanlamaya başlanırlar ve görüldüğü üzere bunda da başarılı olurlar. Öyle ki bugün bir efsane olarak bile olsa bunu bilmiyoruz. Ben şahsen inanıyorum, Jeanne D'Arc'ı deli ve anti-hristiyan yapıp asan ataerkil zihniyet, kadın papa olduğunu kabul etmeyecektir tabii ki. Aslını sorarsanız ben Dan Brown'ın sunduğu iddalardan, Maria Magdelena İncil'inin bulunduğuna da inanıyorum, tabii ki dönemin ataerkil düzeni bir kadın havariye izin vermeyecekti, bu yüzden de Magdelena havari değil fahişe oldu.
Starting from the 16th century the historians started to deconstruct the 'Female Pope' and obviously they succeeded in that. Personally, I believed in this legend to be true, the patriarchal society who accused Jeanne D'Arc with madness and anti-christ would of course deny the existence of a female Pope. To tell you the truth, I also believe what Dan Brown also revealed as Maria Magdalena having a Bible. Of course the patriarchal order of the era wouldn't allow a female apostle, so she became a whore instead.
Merak ettiyseniz wikipedia sayfasına bakabilir, ya da Liv Ullman'lı 1972 yapımı 'Pope Joan'u ya da yeni versiyonunu izleyebilirsiniz!
Anyway, if you're interested you can check out the wiki page, or watch 'Pope Joan' made in 1972 with Liv Ullman or the remake!
Jane Austen'ın 1798 yılında yazdığı, 1803 yılında sattığı halde yayıncının yanınlamaktan vazgeçtiği ve sonunda 1817 yılında basılan romanı 'Northanger Abbey', aslında dönemin gotik kitaplarının parodisi, ama Jane Austen tarzında. Rahatlıkla Jane Austen'ın en iyi kitabı değilse de, en eğlenceli kitabı diyebilirim.
Jane Austen's 'Northanger Abbey' that she wrote around 1798 and sold to a publisher in 1803, but got published only in 1817 (the publisher decided not to published and later sold to Austen family unaware that she is a well-known author) is a gothic novel parody, but with a Jane Austen twist. I can easily say that it's Jane Austen's funnest book, even though not the best.
Bu kitabın farklı olduğu bir diğer nokta ise baş karakteri. Austen zaten kendi bu kitabın karakterinin çok güzel ve çok akıllı bir kadın olmayacağını söylüyor. Eski bir 'Erkek Fatma' olan baş karakterimiz Catherine Morland, sıradan bir güzelliğe sahip (Jane Austen'ın deyimiyle 'almost pretty'), naifliğinden aptal görünen, bilgisiz ve tecrübesiz bir kızımız. Okuduğu gotik kitaplar hayal gücünü fazlasıyla besliyor ve hayatı o kitaplardaki gibi yaşamayı istiyor. Hayatı ve insanları ise hiç mi hiç tanımıyor, herkesi kendi gibi iyi niyetli sanıyor,bu da başına olmadık işler açıyor.
This book is different from other Austen's because of the heroine. Austen says herself that the heroine in this book is not the prettiest or the smartest of all. A former 'Town Boy' Christine Morland, by Jane Austen's description, "almost pretty", is naive on the verge of stupidity, ignorant and inexperienced. She is too fascinated by the gothic novels she read and started to see the life as one of them. She doesn't know the life or the people at all, thinks well about everyone she meets and this causes many problems.
Hikaye aslında çok klasik, 17 yaşındaki Catherine, aile dostlarıyla birlikte Bath'a gidiyor. Orada uzun bir süre kimseyi tanımadan dolandıktan sonra, aile dostları Bayan Allen'ın okul arkadaşının kızı ve sonradan anlayacağı üzere abisinin hayranı Isabella'ya tanışıyor. Bath'taki ilk balosunda tanıştığı Henry Tilney'e de aşık olunca klasik Austen romanının bütün öğeleri oluşuyor.
The story itself is very classical, Catherine of 17 year old goes to Bath with her family friends. After wandering alone without knowing anyone, she meets with Isabella who is the daughter of the family friend Mrs. Allen's schoolmate and his brother's future belle. Henry Tilney who she meets with in her first ball is the love interest and forms the elements of a classical Austen novel.
Jane Austen'ın bu kitaptaki üslubu, hiç olmadığı kadar refleksif (sanki çok anlamlı Türkçe çevirisi bu kelimenin: kendine göndermeli önerme-çüş kitap yazsaydınız bir sözcük için!), yazarlık hakkında, dönemin yazarları hakkındaki düşüncelerini daha da fazla romana yedirmiş. Gotik romanlara saygı gösterisi de denebilir bu kitap için, türü sevenler kaçırmasın! Bunun yanında bir de Austen'ın toplum eleştirisinin, yine ön planda olduğunu söyleyebilirim.
Jane Austen's style in this book is more reflexive than ever, about writing and authors of the era. We can call the book a hommage to gothic novels, and is perfect for the ones who love the genre. Plus, Austen's public critic is as strong as ever.
Eran'a daha önce Emma'yı önermiştim, bir erkeğin okuması için daha uygun diye, fikrimi değiştirdim, Northanger Abbey'i oku Eran!
I recommended to a friend 'Emma' as a book more suitable to male readers, but I changed my mind, 'Northanger Abbey' is definitely better in this aspect.
Lady Susan'ı da okuyunca, Jane Austen'ın romanlarını bitirmiş olacağım. Sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim.
Just 'Lady Susan' is left from Jane Austen's entire library that I didn't read, I don't know if I should be happy or sad...
...Hakan Günday'ın 'Ziyan'ı. Baştan sona zevkle okunan, lafı gediğine koyan ve özellikle dili ve sarkazmın dozunun genelde taşmamasıyla çok beğendim bu kitabı. Kitabın genel teması itibariyle anti-militarist hislerimi, ve bir çok yerinde doğudaki kadınlar üzerine yaptığı yorumlarla da feminist duygularımı oldukça okşadı.
Kitabın (ve Hakan Günday'ın) en sevdiğim yanı Amerika tarafından ezdiklerini teselli edip uyutmak için uydurulan ve şimdilerde hükümetimizce de benimsenen 'political correctness' zırvasına açtığı savaş oldu. Herşeye sövüyor kitapta Günday, askerliğe, dine, Kürtlere, Türklere, Ermenilere.... Ama durduk yere sövmüyor, bunu da belirtmek gerek. Nedensiz bir "ben çok anarşistim, herşeye söverim (İngilizcesi; 'I am an anti-christ and I am an anarchist, don't know what I wanti but I know how to get it') tavrı yok yani....
Hani bazı şeyler vardır ya, siz de bunu düşünmüşsünüzdür hep, ama bir yazar öyle bir yazar ki, sizin asla dile getiremeyeceğiniz keskinlikte... İşte Ziyan benim için bu hissi en çok tattığım kitap oldı. Doğudaki kadınlardan bahsederken kullandığı "saklı nüfus" tabiri ve "intiharın cinsiyeti kadındı" lafı özellikle hafızama kazıldı, hatta ileride araklayabileceğim laflar oldu.
Kitabın 10. bölümden başlayıp eksili sayılara gitmesi de kitabın başka bir beğendiğim yeri oldu. Bir romanın yapısının kitabın kendisini beslediği örnekler çok azdır, ama benim için her zaman çok etkileyici olmuştur, belki de sinema kültürüne fazlasıyla bulandığım için...
Kitabın tek eleştireceğim yanı sonu. Spoiler vermeden çok açıklayamayacağım burada ama, kitabın başından beri çatır çatır söylediği gerçekleri sonunda yutmuş gibi geldi bana. İllederomanolsun'dan bir tek benim böyle hissetmem de bendeki şer düşünceliliği ortaya koyuyor sanırım. Ama en azındani kitabın başından itibaren aralarda bu sonu destekleyecek birkaç küçük ayrıntı olsa belki fikrim değişirdi. Hani 6. His'teki gibi önceden dikkat etmediğiniz ama dönüp geriye bakınca "Haaa..." dedirten birkaç detay.
Bu kitap altını en çok çizdiğim kitap oldu herhalde (bir de Nietzche Ağladığında'nın her yerini çizmiştim böyle), o yüzden lafı daha fazla uzatmadan alıntılara geçiyorum:
"...Bir kitapta okuduğum gibi dünyanın vajinasıdır (Afrika). Başka bir kitapta okuduğum gibi ilk insanın doğduğu yerdir. İnsanoğlu farkında olmadan kendi annesine tecavüz edendir. Hiçbir toplum kendi başına ilkel, hain ve orospu olmaz. Böyle işler için iki toplum gerekir."
"İlk yemeği anasının memesinden gelen ve yediği çanağa tükürmekte sakınca görmeyen erkek, o kadar çok kadın gömer ki toprak bile artık dişidir. Bu yüzden Toprak Ana diye bilinir."
"Devlet öyle bir binadır ki, çöktüğü zaman altında sadece halk kalır."
En sevdiğim alıntı: "Ruh, bir insan icadıdır. Bedeni yaralandığı gün, varlığının bir parçası olan ancak asla zarar görmeyen bir şey hayal etmiş, adını da ruh koymuştur.... Sonrasında da bütün dinler, '"Bedeniniz yoksulluk, hastalık, açlık ve savaşlarla acı çekebilir, ancak biliniz ki ruhunuz cennete gidecektir' diyerek insan ve oğlunu körleştirmiştir. Sonuçta ruh, eti acıyanların hayali arkadaşıdır."
İllederomanolsun'daki ilk okuduğum kitabın bu kadar iyi bir kitap olmasını sağlayan moderatörümüze sevgilerimi sunmayı bir borç bilirim.
Şu anda donarak ölmekte olan Mehmetçiklerimize buradan kucak dolusu sevgiler...
Fotoğraflı cumaların 2. haftasını en sevdiğim fotoğrafçı Cindy Sherman'a ayırıyorum.
I reserved the second week of 'Photography Fridays' to my favorite artist Cindy Sherman.
Kendisinden kısaca bahsetmek gerekirse, kendisi özellikle 'Untitled Film Stills' isimli sinema tarafından yaratılan kadın stereotiplerini irdelemesiyle tanınan feminist bir Amerikalı fotoğrafçıdır. Fotoğraflarında model olarak kendini kullanır ve çok tipik pozlar ve mekanlarda küçük oynamalar yapıp fotoğrafta bir gerilim oluşturur. Bunu da, 1970'lerde yeni yeni Marxçı teoriden ayrılarak ortaya çıkan feminist film teorilerinin ortamında yapar ve tabii ki büyük bir ses getirir.
To talk shortly about her; she is a feminist American photographer, who is known especially by her 'Untitled Film Stills' series which criticizes the female stereotypes in cinema. She uses herself as a model and creates a tension playing with typical poses and places. She made this in the 70's, in the climate of a new feminist theory that derived itself from the Marxist theory and of course became a big hit.
Daha fazla okumak isteyenleri şu eski yazıma yönlendiriyor ve altta 'Untitled Film Stills'den en sevdiğim fotoğrafları veriyorum.
I give the link to my old article for the ones who wants to read more and put my favorite photos out of 'Untitled Film Stills' below.
Cindy Sherman is one of the most controversial feminist photographers of the 20th century. She started her carrier in 1977 with the series called “Untitled Film Stills” where she recreates the clichés of conventional Hollywood cinema. She was focused on how women were portrayed in the film industry,-and in every art form in general- and wanted to re-build the dominant 'male gaze'. Through the history, women were always the main object of the art -painting, literature...-, but except from examples like Jane Austen or Brontë Sisters in literature, they were rarely the subject - the author- of the art. These objects were important for the art for their aesthetic values, hence for their physical appearance. Feminist theories like Laura Mulvey argues that the whole reason to make art is to create new ways to satisfy men's fantasies. For that reason, we always see women figures in art as one stereotype or other: exotic, femme fatale, dangerous, naive, or as their roles in the society: mother, daughter, wife, whore... The classical art, especially before the 19th century, never portrayed women as different individuals, the main focus were always on their roles or how men see them. This is the creator of a very stressful topic that would be startedi n the 70's by the Feminist Movement in America and that would be discussed to this day: the Male Gaze.
THE MALE GAZE AND THE CINEMA
Cindy Sherman wanted to make her statement about the male gaze and the role of women into the art. She was interested in the use of women in the male fantasies and the ways these are transferred to the art. Cinema is the medium that concludes every use of women and women body; visually, written and sociologically through the story, hallucinatory or imaginary, starting from the fantastic figures -either classical fairies or Science-Fiction 'creatures-, until even the fairy-tales (which will form the base of her 'modern interpretation of Cinderella, in her self-portrait titled “Cinderella”. ).
Films use certain codes, replaced into the conventions, to convey their messages and their ideology. These codes are always masked in the cinema, to be able to form a false sense that the message appears to the viewer as their own ideas. What Cindy Sherman did in her 'Untitled Film Stills' Series is to use these codes in order to make them 'visible'. In a way, using them to their margins made their masks off, in order to show the viewer their true nature. In Film Theory, the Male Gaze is always present with the sense of voyeurism, yet they are hidden to the audience to save them from the guilt they may have cause. According Freudian-Film Theory, they give the audience the satisfaction of their fetishes without being noticed and without the guilt.
The essence of visual arts is seeing. The relation between the viewer and the exposed person forms a power relation of 'Voyeurism-Exhibitionism'. In theater, this relation is more visible, because the two parties are at the same place and at the same time to form a relation of Voyeurist and Exhibitionist. Photography and cinema altered this relation, because in a photograph or a film, the portrayed person and the viewer can never be at the same time and place, therefore the viewer is free from every possible way to be caught and condemn with being a 'pervert'. In this way, the desires, fetishes and fantasies that would not be approved by the society can be fulfilled securely. Cinema is more being a medium to tell stories and create images, it's an arena to form these hidden desires into a form appropriate for the society.
The problem that arises from this role is that a film or cinema itself cannot fulfill various individuals desires, so it picked himself the dominant figure into the society as the target. This means that cinema is purely trying to fulfill men's desires. Cinema is seeing and in it, women can only be the 'objects': the-ones that will be seen. Even in the viewing experience of women, according to many film theories is to find the 'Ideal-Self' and identify with it. This also means that by identifying with the object, the women viewer also becomes an object and have a passive role in the cinema; as actresses, as characters and as spectators.
Cindy Sherman's experiment to use the cinematic clichés work at the first look as this. We see a beautiful woman at a cinematographic environment, costume and framing. But then, it became apparent to the viewer that this photo is not a replica of cinema, but a parody over them. According to Amelia Jones, in “The Eternal Return”: Self-Portrait Photography as Technology of Embodiment”, she sees that point as the details on Cindy Sherman's face, like 'the gleam on the lip' in 'Untitled Film Still #30' . Jones calls this 'uncanny' details as Barthes' term 'punctum' . For me this 'punctum' is the way she always glances back to an unknown Off-Screen Space. CINDY SHERMAN AND THE OFF-SCREEN SPACE
In cinema, in order to make a Point-Of-View Shot of a Character -which is of course, most of the time, the Point-Of-View of a man-, the character stares directly to the camera. In this way, the viewer can understand that the next shot will be a subjective shot of this character. Because the classical cinema is founded for the male gaze, these subjective shots are the ones of a man, and often the viewed 'object' is a woman.
By not directly looking at the camera, Cindy Sherman forms an uncanny feeling, which is unusual for Portrait or Self-Portrait Photography, and refer to the passive female role by not even being able to look directly to the camera. In this way, she points out the relation between camera and women. Also, her glances to the Off-Screen space often have some meanings that the viewer cannot easily explain. In 'Untitled Film Still #13' and 'Untitled Film Still #3', her glances seems unnatural, because by looking to that direction with her posture is making the chance of her seeing what she wants to see lower. For example, in 'Untitled Film Still #13' , she has to move to the right to be able to have a good view of what she is looking. Also, the viewer can never have a change to know what she is looking to, because of the fact that there is no indication into the frame to point to something in Off-Screen, but also we know through cinematic conventions that because she isn't looking to the camera, we cannot see in another shot her subjective Point-Of View. This and the uncanniness created by how she is looking to the Off-Screen space forms the 'punctum' in the photographs, in order to form another cliché women characteristics; the mystery of women. We cannot know what she is looking at, and we cannot know why she is looking that way. Everything seems posed and unrealistic, even though we may accept this shot as a reality, if it were showed in a film.
With this, Sherman does not only state that the dominant gaze in cinema is always of the men, but she also states that the women in the cinema will always stay in a mysterious position, without being able to be discovered or analyzed by the cinema, because of the male gaze.
SOURCES: Jones, Amelia. 2002. “The “Eternal Return”: Self-Portrait Photography as a Technology of Embodiment, Journal of Women in Culture and Society, vol. 27, no. 4, p.961 Metz, Christian. 1975. “Der imaginäre Signifikant .Pyschoanalyse und Kino, Geschichte/ Diskurs, Münster: Nodus 2000, p. 73-78 Mulvey, Laura. 1975. “Weiblichkeit als Maskerade”. Visuelle Lust und narratives Kino, Frankfurt am Main: Fischer 1994, p. 48-65 Vernet, Mark. 1983. “The Look at the Camera”. Cinema Journal 28, N. 2, 1989. p. 48-63
“Eğitimsel oluşumların her aşamasında, kadın önce öğrenmek, sonra öğretmek, sonolarak da eğitimin içeriğinde söz sahibi olmak için savaşmak zorunda kalmıştır. Bu sonuncu kademede ise henüz kalıcı bir başarıya ulaşılamadı”
Gerda Lerner’in ‘The Creation of Feminist Conciousness’ (s.45) adlı kitabında sarf ettiği bu cümle, tarihte yazmaya çalışantüm kadınların karşısındaki en aşılmaz engeli kusursuz bir şekilde özetliyor. 16. yüzyıldan önce, asilzade sınıfı dışındaki çoğu kadın okumayı bile bilmiyordu. Dönemin ataerkil toplumu bu konuyu bir sorun olarak ele almadı,ne de olsa, bir kadının tüm amacı evlenmek ve çocuk doğurmaktan ibaretti, edebiyat ve siyaset gibi ‘ağır’ konular ise erkeklerin uzmanlık alanına giriyordu. Bu yüzden 16. yüzyıldan önceki dönemde sadece birkaç kadın yazar çıkabilmiştir; döneminin en önemli düşünürlerinden biri olmasının yanı sıra tarihteki ilk kadın yazar olan, ama bunun yerine isminin ‘lezbiyen’ kelimesine ilham vermesiyle tanınan Lespos’lu Sappho (M.Ö.650-M.Ö.590), Hıristiyanlık dönemininilk dramacısı olan ve Orta Çağ’da sahneye konulan ilk oyunların yazarı Gandersheim’lı Hrosvit (930-990), Papa’nın danışmanlığını da yapmış olan Bingen’li Hildegard (1098-1179), edebiyattan geçimini sağlayan ilk kadın yazar olan Christine de Pizan (1364-1430) ve 17 oyunla 13 roman yazan İngiltere’nin ilk romancısı Aphra Behn.
17. yüzyılda kadınlar, her ne kadar tuhaf karşılansalar ve “mavi çoraplılar” gibi aşağılanmalara maruz kalsalar da, ilk kez, mürebbiye olarak profesyonel iş yaşantısına girmişlerdir. Üniversiteye kabul edilmeyen ve kendini entelektüel olarak geliştirilmesine imkan verilmeyen dönemin kadını, edebiyat açısından yalnızca ‘belles lettres’ olarak bilinen edebi mektuplarla varolabilmiştir.
Tarih boyunca kadın yazarların maruz kaldığı bir diğer önemli sorun da ataerkil edebiyat çevresinin kadın yazınına karşı takındığı tavırdır. 20. yüzyıldan önce, bugün büyük ustalar olarak kabul görmüş kadınlar bile yazılarını bastıramamış-lardır; onlar için tek çözüm George Sand, Currel Bell, George Elliot ya da Brontë kardeşler gibi takma erkek adlarıyla basılmaktır. 17. yüzyıl yazarlarından Marie De Gournay’in dediği gibi:
“Özgürlük denen hadiseciddiye alınmak, entelektüel ve artistik gelişme imkanına sahip olmak ve başarıdır- kadın yazarların, adsız da olsa yayınlanmak için verdiği çabalardan pek de farkı olmayan temenniler...” (Kelly, 84)
Ataerkil sistem, erkeklerin ihtiyaçları ve görüşleri üzerine kurulmuştur; bu sisteme uygun yaşayan kadın, evde kalıp çocuk bakar. Kadının toplumdaki bu rolü, temelde iki cinsiyet arasındaki fiziksel farklılıklara dayanır. Tarih öncesi çağların kavim yaşantısında, kadın, özellikle hamile olduğunda, erkekten fiziksel olarak zayıf olduğundan bir iş bölümüne gidilmiştir; erkek avlanırken, kadın ‘ev’de tarımla uğraşır ve çocuk bakar. Bu, o çağlara göre adil bir iş bölümüdür; çünkü yerleşim merkezinin dışında görülecek işler tehlikeli ve fiziksel anlamda zorlayıcıdır, hem de bebekler kadınların sürekli bakımına muhtaçtır. Sorun bu anlayışın, iş ortamının tüm tehlikelerinin ortadan kalktığı çağlarda bile, toplumsal bir norm olarak kabul edilip, daha az baskılayıcı bir döneme geçilmiş gibi görünse de, güçlü ve değiştirilmesi zor bir gelenek olarak kadınları ezmeye devam etmesidir.
Profesyonel bir yazar olmaya çalışan kadının önce toplumda aktif bir role sahip olabilmesi gerekir. Bu yolda en büyük düşmanı ise geleneklerdir. Kadınlara profesyonel iş yaşantısına girme imkanı veren olaysa Sanayi Devrimi olmuştur. Yıllardır hiçbir sonuç elde edemeden özgürlükleri ve hakları için savaşan kadınlar, mevcut eril iş gücünün endüstriyel alandaki hızlı gelişimi karşısında yetersiz kalmasıyla, profesyonel toplum yaşamına aktif olarak katılma fırsatını elde etmişlerdir. Çok büyük bir gelişme gibi görülse de, bu yeni özgürlük ancak alt sınıf kadınları için geçerlidir. Orta sınıfa mensup bir kadının çalışmasıysa, 20. yüzyıla kadar, ancak mürebbiyelikle mümkün olabilmiştir. Her ne kadar, bu yolla bir kadın geçimini sağlayabilse de, “hiçbir iş güvencesi olmadan ve en düşük ücretle çalışmanın yanı sıra, evde hizmetçiyle aile üyesi arasında garip bir konumda yaşamak zorundadır” (Northon Anthology of English Litterature, 903)
Charlotte Brontë’nin ‘Jane Eyre’i, Viktorya İngilteresi’nin kadınlara uyguladığı baskıyı en iyi anlatan kaynaktır. Bu kitapta Brontë cinsiyetlerin eşitliğinden çok, onların benzerliklerini vurgulamak istemişse de, Jane Eyre, çoğu eleştirmen tarafından ilk feminist kitap olarak görülür. Kitap ayrıca, birinci tekil kişiyle yazılmasının tün avantajlarını kullanarak, döneminin kadınlarının duygu ve düşüncelerine ışık tutarak edebiyat tarihinde önemli bir yer kazanır. Alttaki alıntıda, Brontë toplumun kadına bakışının içinde yarattığı gelgitleri, Jane Eyre’in sesiyle ustaca dile getirir:
“Bir makine mi olduğumu düşünüyorsun? Yoksa hissiz bir mekanizma mıyım? Sence, fakir, gösterişsiz ve küçük olduğum için, aynı zamanda kalpsiz ve ruhsuz muyum? Yanılıyorsun... Benim de bir ruhum var- ve en azından seninki kadar büyük bir kalbim...- Şu anda seninle ne geleneklerin, ne de ölümlü etimin vasıtasıyla konuşuyorum... Ruhum, senin ruhuna sesleniyor; sanki ölmüşüz de, Tanrı’nın karşısında –tıpkı olması gerektiği gibi- eşit olarak duruyormuşuz gibi” (Brontë, 252)
Jane Eyre, ayrıca döneminin kadının üzerinde kurduğu baskıyı en güçlü sembolize eden kitaptır. Jane, genç bir kız olarak ilk cezasını, uzaktan akrabası olan Reedsler’de, 14 yaşındaki evin küçük beyine karşı çıktığı için alır ve ceza olarak kırmızı odaya kapatılır. Canlı bir renk olsa da, kırmızı gösterişli görünen, ama gelenekler ve cezalar vasıtasıyla kadını baskı altında tutan toplumun rengidir. Jane bu odada geçirdiği zamanda, toplumdaki düşük konumuyla yüzleşmek zorunda kalır. Yetimhanede geçirdiği zamandan sonra, mürebbiyelik yaparak toplumda kendine bir yer edinmeye çalışır. Ama çalıştığı ev; ‘kadınlarınözgürlüğünü tökezleten toplumdaki ataerkil temellerin simgesidir.’ (Allignham, 1) Thornfield malikanesi, toplumda kendine bir yer edinemeyen kadınların sığınağı gibidir; evdeki tüm kadınlar ya Jane gibi asi, ya Grace Poole gibi ayyaş, ya da Bertha Mason gibi delidir. Erkek doktorlar tarafından deli damgası yiyen Bertha, ehlileştirilmesi gereken vahşi bir hayvan gibi kilit altında tutulmalıdır. Brontë, romanda Bertha karakterini yaratarak, topluma uymayı reddeden bir kadının başına neler geleceğini gözler önüne serer; erkekler onu deli olarak görür ve topluma zarar vermesini engellemek için bir deliğe tıkarlar. Bu o dönemde sıklıkla uygulanan bir yöntemdir; bir kadın basit bir depresyon geçirdiği için, hatta yalnızca toplumun beklentilerinden biraz farklı olduğundan ömrünü kilit altında geçirmek zorunda bırakılır. Bu yolla, hem ailenin diğer üyeleri onunla uğraşmak zorunda kalmaz, hem de bu çılgın kadınlar aileleri için utanç kaynağı olmazlar. Virginia Woolf da‘Kendine Ait Bir Oda’da, aynı dönemlerde yazmaya çalışan bir kadının kaderini benzer şekilde öngörür:
“16. yüzyılda üstün bir yetenekle doğan herhangi bir kadın kuşkusuz çıldırır, kendini vurur ya da yaşamını köyün dışında bir kulübede, korkulan ve alaya alınan bir yarı cadı, yarı büyücü olarak geçirirdi. Çünkü üstün yeteneğini şiire dökmeyi denemiş bir kızın başkalarınca önüne çıkarılmış engellerin ve zorlukların altında ne kadar ezildiğini, öte taraftan kendi çelişik güdülerinin etkisinde bir o yana bir bu yana çekilip acı duyduğunu, bu yüzden beden ve ruh sağlığını bir ölçüde yitirdiğini bilmek için ruhbiliminden bir parça anlamak yeterlidir.” (Woolf, 60)
Mürebbiyelik ya da fabrika işçiliği, kadınlara ekonomik özgürlükten başka yenilikler de getirmiştir. Öncelikle, bir mürebbiye olmak için, belli bir eğitime sahip olmak gerekir, bu da 19, yüzyılın sonlarında, kadınlara önce kız enstitülerinde, sonra da kadınlara özel kolejlere giderek, neredeyse erkeklere denk bir eğitim alma imkanı tanımıştır. Bu mesleklerin kadınlara tanıdığı bir diğer yenilik ise; onlara haklarını savunmak için daha iyi bir ortam sağlamasıdır. Erkekler artık onların isteklerini tamamen görmezden gelemezler; çünkü kadınlar, ekonomi tarafından ihtiyaç duyulan üretici bireyler arasındaydılar. Sanayi Devrimi’yle birlikte, kadınlar önce ‘Fabrika Kanunu’nu(1844, 1847 ve 1850) çıkardılar, sonra da Kadın Hakları Dernekleri kurdular. Bu kuruluşların katkılarıyla, kendini erkeklerin himayesinden kurtaramayan ev kadını, 1870’deki ‘Eğitim Hakkı’ ve 1918’teki ‘Seçme Hakkı’ gibi, atalarının hayal bile edemeyecekleri haklara kavuştular.
Yine de, kadın edebiyatını ciddiye almayan ve onlara yazma ortamı tanımayan ataerkil toplum görüşü 20. yüzyılın ortalarına kadar, kadın yazarların karşısındaki en büyük engel olmaya devam etti. Bir kadın yazacak zaman bulsa ve Shakespeare kadar yetenekli olsa da, onu ciddiye alacak ve destekleyecek bir ortam bulması kolay olmuyordu. Kadınları yeteneksiz ve aptal olarak ithaf eden ve bu tezlerini kadınlar arasından hiçbir Shakespeare çıkmadığı ve çıkmayacağını söyleyerek kanıtladıklarını düşünen erkeklere yeterince katlanan Virginia Woolf, ‘Kendine Ait Bir Oda’da, Judith’i, Shakespeare’in hayali bir kız kardeş yaratır. Bu kardeş Shakespeare’e eş bir yeteneğe ve meraka sahiptir. Ama ağabeyinin aldığı eğitimi alması imkansızdır ve nadiren eline bir kitap alma fırsatı bulduğu zamanlarda, annesi tarafından bir iş verilerek kitabın başından kaldırılır. Judith de ağabeyi gibi oyun yazarı olmayı istemektedir, ama ailesi onun genç bir tüccarla evlenmesini daha yerinde bulur. Judith evlenmek yerine büyük bir şehre kaçar ve tiyatroda bir iş bulmaya çalışır. Maruz kaldığı hakaretlerden sonra, bir tiyatro sahibi tarafından kandırılır ve tek bir kelime bile yazamadan intihar eder:
“Konuşmamda sizlere Shakespeare’in kız kardeşinden söz ettim; ama onu Sir Sidney Lee’nin Şairin Yaşamı kitabında aramayın sakın. O, genç öldü ve ne yazık ki bir tek sözcük bile yazamadı. Şimdi Elephant ve Castle’ın karşısında, otobüslerin durduğu yerde yatıyor. Benim inancıma göre bu bir tek sözcük yazmayan, yolların kesiştiği yerde yatan kadın şair hâlâ yaşıyor. Benim içimde ve sizin içinizde ve bulaşık yıkayıp çocukları yatırdıkları için bu gece burada bulunamayan birçok başka kadının içinde yaşıyor. O yaşıyor, çünkü büyük ozanlar ölmez; her zaman var olmayı sürdürürler...” (Woolf, 135)
Virginia Woolf’un en önemli farkı, çoğu feminist meslektaşı gibi sadece sorunları saptamakla kalmayıp çözüm de önermesidir; ekonomik özgürlüğü olmayan kadın yazamaz; çünkü hem kendine yazacak zaman ve ortam yaratması çok zordur, hem de erkekler tarafından ciddiye alınmayacaktır. Bu kadınların yazdıkları sadece aşırı duygusal dünyasını ortaya serdiği, her türlü teknikten uzak bir günlük gibi algılanacak ve karşılığında takdir ya da beğeni yerine, yalnızca erkeklerin dudaklarındaki küçümseyici bir gülümseme alacaktır.
“Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!”
Kaynaklar
Allingham, Philip V. “Essay for English 3412”, Lakehead University, 26 March 2004
Brontë, Charlotte,“Jane Eyre”, Longman Ed. 1947
Encarta Encyclopedia
Kelly, Joan. “Early Feminist Theory and The Querelle des Femmes”, Signs, 1982
Lerner, Gerda. “The Creation of Feminist Conciousness”, Oxford University Press, 1993
“Northon Anthology of English Litterature”
Spender, Dale. “Women of Ideas and What Men Done to Them”, Pandora Press, 1982
Wilson, M. Katharina and Warnke, Frank J., “Women Litterature in the 17 thCentury”
Woolf, Virginia. “Kendine Ait Bir Oda”, Afa Yayınları, 1988
Dünya edebiyat tarihinin her döneminde karşımıza, çağının ötesinde özgür kadın figürleri çıkıyor. Bu kadınlar kendilerine biçilen kızlık-karılık-annelik rollerini aşıp bir birey olma savaşı içine giriyorlar ve sosyal rol dağılımında ‘fiziksel güç’ hilesine yenilerek ikinci plana itilen kadınlar, yüzyıllardır tutsak edildikleri ataerkil düzeyden sıyrılmaya çalışıyorlar. Her gün yanınızdan geçen binlercesi, çağlardır bu çarkın dişlileri arasında ezildiğinin farkında olmadan günlük işlerinden arda kalan zamanı da altın günleri ve pembe dizilerle öldürebilirler. Emin olun ki her çağda, kendine verilenle yetinmeyeni yeniyi, daha iyiyi arayan birkaç kadın çıkacaktır. Ama bu kadınlar erkeklerin küçümseyen vurgusuyla ‘feministlik’e soyunup, erkek olmaya öykünmüyorlar. Onlar kadınlıklarının ve bunu getirdiği zayıflıkların(doğum, bebeğe bağımlı olma vs.) benimseyerek toplumda kadın bir birey olarak var oluyorlar. Bu kadınlar yazıyor, çiziyor ve dünyaya bir düzine çocuk dışında bir miras bırakabilmek için uğraşıyor.
Yıl 1882, Londra’dayız. Victoria döneminin ünlü yazarı Sir Leslie Stephen’ın kızı Virginia Stephen(Woolf) dünyaya gözlerini açıyor. Kadının tamamen ikinci plana atıldığı Victoria İngilteresi’nde babasının özgürlükçü düşünceleri sayesinde iyi bir eğitim alan ve öyküleri yayınlanan Virginia, çağdaşlarına göre birey olma mücadelesinde oldukça öne geçmiştir. Ama yine de on üç yaşından beri tuttuğu günlüklerinde babasının yazarlığının kendi yazımını baltaladığından sık sık şikayet eder. Yani erkek yazar kadının önüne geçmiş durumda. Yedi yaşında üvey dayısı tarafından tacize uğrayan Virginia bu günden sonra cinsellikten iğreniyor ve bunu yalnızca çocuk doğurmak için katlanılması gereken bir işkence olarak görüyor, bu da onun yaşam boyu sürecek ve bazı dönemlerde onu deliliğin sınırına itecek buhranların temelini oluşturuyor. Çocuk yapma isteği de hayatı boyunca kendisinin aynı zamanda koruyucusu olmuş kocası tarafından, akıl sağlığını kötü etkileyeceği korkusuyla reddediliyor. Özellikle bu dönemden sonra Virginia kitaplarında kadınların erkek egemen dünyada ayakta kalma çabalarını yazdı ve bir çok kadın hareketinde ön sıralarda yer aldı.
Ruhsal çöküntülerini yazarlığının itici gücü olarak gören Virginia, en sonunda aklını tamamen yitirme korkusundan kaçışı ceplerine taş doldurup kendini Ouce ırmağına atmakta buldu. Kocasına bıraktığı mektupta eylemini:”Senin yaşamını berbat etmeye devam edemem. Yapabileceğim en doğru şeyi yapıyorum...” diye açıkladı. Toplumun baskısı ve ruhsal çöküntülerinin yarattığı krizlerle halüsinasyonlara uzun süre göğüs gerip yaşamla savaşan Virginia hâlâ kadın aktivistlerinin gözünde bir ilahe olma statüsünü koruyor ve kitapları hâlâ kadının bireyleşme sürecinde itici güç vazifesi görüyor.
1932 Amerikası’nda, aradan neredeyse bir asır geçmişti, ama kadınların yaşamak zorunda kaldıklarında değişen pek de bir şey olmamıştı ne yazık ki! Kadınlar artık iyi bir öğrenim görüyor, hatta öğretmenlik gibi bazı saygın mesleklerde de çalışabiliyorlardı. Ama yine de bu sözde özgürlük onları erkeklerin gölgesinde kalmaktan kurtaramıyordu. Üniversitelerde eğitim alan kadınlar ileride iyi mevkilere gelecek kocalarını partilerde utandırmayacak kültür düzeyine getiriliyor; kendilerine edebiyat, tarih, coğrafya derslerinin yanında bir kadının “öğrenmeden yaşamayacağı” zerafet dersleri veriliyordu.
İşte Sylvia Plath’ın gözlerini açtığı dünya! Babasını sekiz yaşında kaybeden Sylvia, döneminin kadın rolüne kendisini fazlasıyla kaptıran annesiyle sürekli bir çatışma içinde büyüdü. Kızının iyi bir eğitim almasına önem veren annesi, aynı zamanda ona münasip eş adayları arama derdine düşmüştü. Sylvia şiirlerinin toplumca ciddiye alınmamasını ilk annesiyle yaşadı. Bir kadının edebiyatla uğraşmasını zaman kaybı olarak değerlendiren annesi onu sıkça “mesut bir yuva kuran” akranlarıyla karşılaştırıp, babasının ölümüyle aralarında açılan uçurumu gittikçe derinleştirdi. Bütün bu anlaşmazlık ve sorunlar Sylvia’nın F.O. Connor’ın yazarlık derslerine kabul edilmemesiyle doruk noktasına ulaştı ve Sylvia uzun bir süre bir klinikte depresyon tedavisi gördükten sonra, ilk intihar girişimini gerçekleştirdi.
İçinde bulunduğu bunalımının kurtuluşu yine edebiyatta buldu ve 1953 yılında, kadınların üzerine çöreklenen baskıyı simgeleyen otobiyografik ‘Sırça Fanus’u yayınladı. 1955’te Boston Üniversitesi’nden mezun olup başarı bursuyla Cambridge Üniversitesi’ne girdi ve kısa bir süre sonra kendisi gibi bir şair olan Ted Hudges’le evlendi.
İlk başlarda iyi giden bu evlilik, kendi kitapları “kadın olduğu” gerekçesiyle basılacak editör bulunamazken kocasının kitaplarının büyük başarıya ulaşmasıyla sarsılmaya başladı. Daha sonra doğan üç çocuğuyla Sylvia artık ev işleri ve çocuk bakımından arta kalan zamanda da kocasının şiirlerini temize çekmekten kendi şiirine vakit bulamayan bir ev kadını haline geldi. Anne/özgür kadın rolleri arasında sıkışan Sylvia, sürekli bir suçluluk duygusu altında ezilmeye başladı; çocuklarıyla ilgilenmeyip yazsa da, yazmaya hiç vakit bulamasa da benliği haline gelen bu rollerden birini ihmal etmiş oluyordu. Ted Hughes’un ihanetini öğrenerek ruhsal durumu iyice bozulan Sylvia, kocasından ayrıldıktan üç ay sonra son şiir kitabı Ariel’i bitirerek, 1963 Şubatı’nda çocuklarına süt ve kurabiye bırakıp kapılarını sıkıca kapadı. Soğukkanlılıkla kapıdan içeri gaz sızmamasını sağladıktan sonra, kafasını fırına sokarak, üçüncü ve son intiharını gerçekleştirdi.
Belki de bu intiharın en acıklı yanlarından birisi; intiharından sonra Ariel’deki şiirlerin Ted Hughes tarafından tekrar düzenlenip basılmasıydı. Sylvia’dan iyi bir şair olduğuna inanan Ted Hughes, onun kararlarını hiçe sayarak şiirlerini değiştirmekte hiçbir sakınca görmemişti. Erkeğin egemenliği Sylvia’yı mezarında da rahat bırakmayacaktı anlaşılan. İşin tek rahatlatıcı yanı, bu hareketten sonra hayranlarının mezar taşındaki ‘Hughes’ soyadını silmesiydi.
Türkiye’deyse bu kadın buhranları ve bireysel arayışlarından en çok etkilenen ve edebiyat dünyasında adından en çok söz ettiren kadın kuşkusuz Nilgün Marmara’dır. Boğaziçi Üniversitesi Batı dilleri ve edebiyatı bölümü için hazırladığı bitirme tezinde Sylvia Plath’i ve intiharını derinlemesine irdeledi. (Sanatsal yaratımla intihar arasındaki bağıntı; Sylvia Plath şiirlerini ve ölümünü nasıl yaratıyor.) Bu araştırmanın da etkisiyle şiirlerinde Sylvia’nın düş ve gerçek arasındaki köprüyü yıkan üslubunu benimsedi ve bu şiirleri ölümünün ardından 1988’de ‘Daktiloya Çekilmiş Şiirler’ adıyla yayınlandı. (Yani bir sanatçı daha, alışık olduğumuz gibi ancak ölümüyle adından söz ettirebildi.)
1987 yılında kendini evinin balkonundan atan Marmara’nın ardından gelen polemiklerin ardı arkası kesilmedi. Kimi Sylvia Plath’in onun intihara sürüklediğini söyledi, kimi şuçu kocasına, kimi de dostu Ece Ayhan’a attı. Ama bir çoğu bu dedikodularla o kadar meşgullerdi ki, bu arada onun şairliğini anmayı unutuverdiler! Belki de Nilgün önceden görmüştü bu ikiyüzlülüklerin hepsini de günlüğüne aşağıdaki satırları ondan yazmıştı:
“Geliyorlar bu evde doğan yeni bir ölümü görmeye; koşarak, düşe kalka yuvarlanarak, sürünerek... Nasıl olursa olsun; görmek için bu eski dostlarının yeni cesetlerini ve göstermek için kendi dirimlerinin kıvılcımlarını-geliyorlar! Uyuyan arzunun düşün imgelemenin anlağın belleğin leş kokularını duymaya geliyorlar. Ölüm sessizliği, toz ve küf kokan evden ayrıldıklarına seviniyorlar canlıyız diye...”
Kaynaklar:
Edebiyat ve İntihar, Adem Eyüp Yılmaz Sırça Fanus, Sylvia Plath Sylvia Plath’in günlükleri Kırmızı Kahverengi Defter, Nilgün Marmara Daktiloya Çekilmiş Şiirler, Nilgün Marmara