Harun Farocki was one of the best politically engaged film makers of the century and his publications helped me enormously in my dissertation project in France, so it gives me great sorrow to see him go. So, why not give him a small retrospective of sorts in my blog, even though I hadn't written here in ages. Rest in peace Farocki, you will be missed...
Harun Farocki zamanımızın en politik ve en değerli sinemacılarından biriydi ve onun yayınları bana yüksek lisans tezim sırasında çok yardım etmişti, o yüzden bugün Farocki'nin ölüm haberini almak beni derinden etkiledi. O yüzden, her ne kadar bu bloga çok uzun süredir bir şey yazmasam da Farocki hakkında bir şeyler yazmak ve ona bir nevi küçük retrospektif hazırlamak gereği duydum. Bu dünya seni özleyecek Harun Farocki....
Showing posts with label hayat. Show all posts
Showing posts with label hayat. Show all posts
Tuesday, August 5, 2014
Thursday, April 25, 2013
Benim Sokak Kedim Bob/My Street Cat Named Bob
Edit: We lost Bob a week after I wrote this too, nothing to say much except life is not fair and nice and sunny sometimes. RIP beautiful love :(
I will tell you a different street cat named Bob today, my dirty street cat named Bob. He arrived at our door steps about a week ago, he has a sick appereance, although he didn't have any visible injuries or alikes. The weird part was that from the moment he arrived, he showed such a peculiar fondness to both me and my mother, like hugginh my mother's legs. Of course this fondness was soon awarded with lots of food and fresh water.
Çok satanlar listesindeki Bob'un hikayesi değil ama size benim kirloş Bob'umun hikayesini anlatacağım bugün. Bir hafta kadar önce bizim apartmanın önünde peydah oldu Bob, hali tavrı hasta gibiydi ama görünürde pek bir şey yoktu. Bir de ilk geldiği günden itibaren bana da anneme de bir yakınlık içerisindeydi. Tabii bu yakın hisler hemen su ve mama ile de ödüllendirildi.
Sokak kedisi Bob
I guess it was the second day that this Bob dude first hugged my mom's legs (I know it's a dog's move, not a cat's, right?) and then sneaked into our building. The next day, he did the same trick to me and he ran to our door faster than me and began to beg to get inside. He was acting like it was his house and it was simply natural for him to be there. And I have absolutely no idea how the heck did he know which one was our door. Since Leo's demise (which, yes, I didn't tell you about - which happened all of a sudden in January) I'm such a cry baby about cats (and dogs, and birds, and everything really), so we took him home, gave him Leona's food (Leona: the black ball of cuteness below). He ate a little bit of food and just jumped onto my mom's lap, just like it's his natural spot. His air of naturalness and of belonging there was really started to get me (confused, touched, mesmerised.... you name it I had it!). He didn't pay any attention to Leona at all by the way which is weird for a stranger cat coming to an unknown house (right?).
Sanırım ikinci gün, bu Bob bey sabah annem işe giderken onun ayaklarına sarılmış, sonra da ayaklarının arasından apartmana dalmış. Ertesi gün de bana aynı şeyi yaptı, girdi apartmana benden önce koşa koşa bizim dairenin önüne gidip beni eve alın diye bağırmaya başladı. Hani sanırsınız evin kedisi gezmiş dönmüş. Bizim dairenin hangisi olduğunu nereden bildi akıl sır ermez. Ben tabii kediler konusunda yumuşak kalpli sulu göz bir insanım (size söylemedim blog okuyucularım ama Ocak ayında Leo'yu kaybettik, o zamandan beri bende haller hal değil) aldık eve, mama verdik. Mamayı biraz yedi, hop annemin kucağına, oradan bana. Evdeki Leona'ya (o da fotoğraftaki siyah kedi) hiç taktığı yok. Hala üzerinde kendi evine dönmüş havaları.
As you can already guess, his ways caused my water canals to open and not close for days and I cried and cried babbling stuff like "look mom, Leo came back". But, mom and Leona weren't such cry babies (especially Leona who I suspect has no heart at all :P) and clearly stated their side, so after a couple of hours I put some food and water and took Bob out.
Tabii bu halleri bende muslukların açılıp günlerce kapanmamasına vesile oldu, Leo geldi diye ağlayıp duruyorum. Annem ve Leona benim kadar sulu gözlü çıkmayıp tavırlarını net olarak ortaya koydular, sonuçta Bob birkaç saat evde kaldı, annem sonra yine alırız dedi, mamayla kandırıp indirdik aşağı.
While I was petting Bob, I saw some scars on his lips, so the following day I took him to the vet. And what I learned at the vet caused the water canals to live the biggesrt flood of the year and the local tribe to recite for water gods to stop the flood: Bob obviously had some gum infection just like Leo and all his teeth were extracted from his mouth. This of course explained his ill-like appearance and his thinness. The cat is a tawny so was Leo, both are males, their ages were more or less the same, they even have the same illness....
Bob'u severken sanki dudağı yarılmış gibi gelmişti, ertesi gün veterine götürdüm. Veterinerin söylediği de bendeki gözyaşlarının muson yağmurlarına dönmesine ve mevsim normallerinin çok üstüne çıkmasına neden oldu. Bob üç yaşlarında kısır bir erkek kedi ve tüm dişleri tahminen diş eti enfeksiyonu yüzünden çekilmiş, yani hayvanın ağzında hiç diş yok (Leo'da da aynı hastalık vardı, hatta onun da dişleri çekilsin mi diye konuşmuştuk veterinerle bir ara). Kedi Leo gibi sarman, erkek, yaşı tutuyor, hastalığı bile aynı artık bu kadar da olmaz diyerek döndük eve.
It cannot be reincarnation as Bob needs to be a baby then, was it a trick of gods, I couldn't tell, but it shook me awfully and I felt as bad as the first days of loosing Leo. And Bob had (and still has) some manners, some air, I don't know how to say it, something that almost made me believe that he was in fact our cat all along. He lays in our door steps all day, even when I just look out at the window he hears it and looks up. The way he looks at me makes me want to cry every time... (I know, such a manipulator, right?)
Reenkarnasyon desem değil, kader mi desem, tanrıların oyunu mu, ne desem bilemedim, ama çok sarsıldım, Leo'nun öldüğü zamana geri döndüm sanki. Hayvanda da öyle bir haller var ki, sanki sahipleri bizmişiz de bizim haberimiz yokmuş. Bütün gün kapıda yatıyor, camdan baksam nereden hissediyorsa kafayı kaldırıp cama bakıyor. Gözümün içine bir bakışı var, yüreğim parçalanıyor.
Unfortunately Bob is still on the streets but he and Leona get along better together and we take him to the house every day for a couple of hours. I want to adopt him (like soooo bad), but as mom is the boss at the house, I cannot do more than that right now. He seems better, is more alive, he strolls around the neighbourhood and even has some friends on the street. The rest is up to him and his ability to make Leona and my mom to fall in love with him.
Bob şimdilik sokakta, Leona'yla birbirlerine biraz daha alıştılar, en azından Leona ona hırlayıp durmuyor. Her gün 3-4 saat Bob'u eve alıyoruz besleyip seviyoruz, sonra yine dışarı. Onu dışarı atmak bana her defasında koyuyor ama evde annenin sözü geçtiğinden yapacak bir şey yok. Şimdiden biraz canlandı, yüzündeki şiş indi, artık sokakta da daha çok dolanıyor, bütün gün uyumuyor, sesi soluğu çıkıyor. Gerisi Bob'a kalmış, hem Leona'yı hem annemi kendine aşık ederse durum değişebilir, ama benim elimden gelen bu.
İşte benim tuhaf sokak kedisi Bob hikayem de bu....
UPDATE: Two nights ago, Bob made his first move to spend the night at the house and slept for like 6 hours straight without even raising his head, so here is a photo of our situation at 2 a.m. in the morning:
Wednesday, March 27, 2013
10 günde 30 kilo verme garantili mucize hap (?)
...dersem de inanmayın, yok öyle bir şey valla. Bir süredir kilo vermeye uğraşan, düşen kalkan bir insan olarak şunu kesin olarak söyleyebilirim ki, öyle kesin bir yöntem yok. Fakat facebook diyet bloglarına filan bakıyorum diye böyle reklamlara boğuyor beni, berisi 2 ayda 15 kilo vermiş, o da şu hapı içmiş 150 kilodan 50 kiloya düşmüş, yok Ebru Şallı 10 dakikada mükemmel cilde kavuşmuş. Bunları görmekten artık bıktım da bıktım. Yok yani ben mi aptalım diyet yapıyorum, egzersiz yapıyorum filan, bu kadar basit mi her şey yani. (Tabii ki değil!)
Sürekli o kadar meşgulüz ki hiçbir şeye vaktimiz yok. Kilo vermeyi de işte bir hapla hallediverelim mantık bu. Sonuç ise en iyi ihtimalle hayal kırıklı, hatta sağlığından olma, kalp krizi vs. vs. Kilo vermenin iki yolu var, ya boğazını tutup hareket edeceksin, ya da işte liposuction mideye kelepçe filan estetik bir operasyona gireceksin. Başka türlü mümkün değil yani. O 2 ayda 30 kilo verenin de olayı bu ikinci sınıfa giriyor kesin. Hal böyleyken neden kanıyor insanlar bu işlere de sağlıklarından oluyorlar, hem anlamıyor hem de çok üzülüyorum.
Facebook sağolsun yine aklıma 'Requiem for a Dream'i getirdi, özellikle de kilo vermek için speed bağımlısı olan anneyi. Biraz izleyelim de kulağımıza küpe olsun değil mi ama?
Ben kilo vericem diye nelerle boğuşuyorum bilmek isteyenleri buraya, daha da iyisi 3 ayda harbi harbi 15 kilo veren Aslı'mın sabrına, azmine sağlık demek isteyenleri de şuraya alabiliriz.
Sürekli o kadar meşgulüz ki hiçbir şeye vaktimiz yok. Kilo vermeyi de işte bir hapla hallediverelim mantık bu. Sonuç ise en iyi ihtimalle hayal kırıklı, hatta sağlığından olma, kalp krizi vs. vs. Kilo vermenin iki yolu var, ya boğazını tutup hareket edeceksin, ya da işte liposuction mideye kelepçe filan estetik bir operasyona gireceksin. Başka türlü mümkün değil yani. O 2 ayda 30 kilo verenin de olayı bu ikinci sınıfa giriyor kesin. Hal böyleyken neden kanıyor insanlar bu işlere de sağlıklarından oluyorlar, hem anlamıyor hem de çok üzülüyorum.
Facebook sağolsun yine aklıma 'Requiem for a Dream'i getirdi, özellikle de kilo vermek için speed bağımlısı olan anneyi. Biraz izleyelim de kulağımıza küpe olsun değil mi ama?
Ben kilo vericem diye nelerle boğuşuyorum bilmek isteyenleri buraya, daha da iyisi 3 ayda harbi harbi 15 kilo veren Aslı'mın sabrına, azmine sağlık demek isteyenleri de şuraya alabiliriz.
Tuesday, September 11, 2012
Merhabadan adam harcamaca
Uyarıyorum bu yazı oldukça genellemeci, ilk intibaya dayalı sığ bir yazı. Fakat 27 yılda çoğunlukla doğru olduğunu gördüğüm genellemeler bunlar, sizinle de paylaşmadan duramadım. Bakalım siz aynı fikirde olacak mısınız?
Her gün bin kere kullandığımız havadan sudan konuşma kalıpları var ve bunlar sosyal yaşamın ayrılmaz parçaları maalesef (nefret ederim şu anlamsız konuşmalardan, bence zaman kaybından başka bir şey değil). Mesela bir Alman'a nasılsın diye sorarsanız (ki onlar nasıl gidiyor diyor aslında), karşılığında asla "iyi" cevabını alamazsınız, onlar otomatik olarak "eh işte" manasına gelen "gidiyor" derler. Benzer olarak Fransızlar da bu soruya genelde "gidiyor" derler konu kapanır. Amerikalı/İngilizler daha iyimserdir "iyi" derler, konu yine kapanır. Ama geveze milletim Türklere gelince "N'aber" gibi kalıplaşmış bir sorunun cevabı olarak bir saat laf dinlemek zorunda kalabilirsiniz. İşte bu düşünceden yola çıkarak Türkleri şu beş gruba ayırdım:
1. Süper!
En sinir olduğum insan tipini oluşturan bu süperciler grubu, hayatlarında güzel giden herşeyi biz fanilerin suratına vurmak isterler. Bu süperin ardından "Sevgilimle Seycheller'e tatile gittik", "Hayatımın aşkını buldum", "İş yerinde terfi aldım" gibi beni sinirden deliye çeviren bir ya da birkaç cümlenin daha gelmesi kaçınılmazdır. Bu fazla mutlu insanlar iyimserlikleri, yaşam enerjileriyle karşısındaki deliye çevirir, kıskançlıktan çıldırttır ama aslına baktığınızda bu tip insanların ancak yarısı gerçekten o kadar mutludur, geri kalanı sadece mutlu rolü yapıp kendilerini de buna inandırmaya çalışıyordur. Genelde kadınlardan oluşan bu tip insan, aynı zamanda kafe barlarda kadın grupları halinde oturup kahkahalarıyla baş ağrıtan, can sıkan tiplerdir, ekseriyetle uzak durunuz.
2. İyi
Benim de içine girdiğim bu grup, "Nasılsın" sorusunda gerçek bir mana aramaz, iyi der geçiştirir. "İyi" cevabı ardından başka bir soru soramazsınız artık, konuşmanın bu gereksiz kısmı biter, çünkü kimse "iyi" cevabı veren insana, "neden iyi/ nesi iyi?" gibi sorular soramaz, kendisi de ister istemez "iyi" demek zorunda kalır. Ben bir gün kendimi kötü hissetsem bile bunu arkadaşımla paylaşmak istiyorsam zaten konuşmanın bir yerinde paylaşırım ama daha buluşmanın başında insanı sıkmanın da anlamı yok yani.
3. Eh işte
Eh işteciler hiçbir şeyden memnun değildirler, onlara göre hayatları ne kadar güzel, sevgilileri ne kadar taş, patronları ne kadar kanka olursa olsun hayatta hep söylenecek bir şeyler vardır, o yüzden de "nasılsın" sorusuna cevapları ancak "eh işte" olur. "Eh işte" diyen insan her zaman karamsar, bazen sıkıcı, çoğunlukla da suskun içine kapalı bir tiptir. Depresyon "eh işte"nin kaçınılmaz yoldaşıdır ki böyle insanlar arkadaş gruplarının havayı karartanlarındandır. Ha, tabii "eh işte"yi o an gerçekten kendini iyi hissetmediği için söyleyen insanlar da mevcuttur, o yüzden eh işteciler her zaman bir sonraki gruba yeğ edilmelidir.
4. Kötü
Kötücüler yanından hızla kaçılması, mümkünse kendisiyle bir daha asla görüşünülmemesi gereken insanlardır. Daha konuşmaya başlar başlamaz karşısındaki darlar, bütün sorunlarını nefes almadan ortaya döker, ki her zaman fazlasıyla sorunludurlar. Şu tarz bir konuşmayı bu insanlarla sık sık yaşarsınız:
Kötücü: Naber?
Ben: İyi, senden?
Kötücü: Kötü ya sorma, karnım ağrıdı, başım kaşındı, annemle kavga ettim, karım yemeği yaktı, politika da berbat, havalar bir tuhaf vs. vs.
Bu kötücüler aynı zamanda "ne olacak bu dünyanın hali" grubuna da dahil olduklarından söylenmekte üstlerine yoktur, size kendinizi kötü hissettirir, duygu sömürüsü yapar bir de sizden empati kurmanızı isterler. Kesinlikle dünya üzerinde yaşayan en huysuz en sevimsiz insan türüdür ve uzak durulması gerekir.
5. Hamdolsun
Hamdolsuncular tüm bu gruplardan ayrı tuhaf bir gruptur. Bu grubun insanlarını aynı zamanda her cümlede en az bir kez "Allah" demelerinden tanıyabilirsiniz, inşallah, maşallah, evvelallah ve türevi laflar ağızlarından düşmez. Her cümlelerinde Allah'a bağlılıklarını bildirip karşısındakine dindarlığıyla hava atmaya çalışır. Bu tip insanlar sinir bozucudur, ayrıca zaten bu insanlarla konuşmaya çalışmanız da boşuna olur, çünkü büyük olasılıkla her konuya din açısından bakıp canınızı sıkacaklardır.
Her gün bin kere kullandığımız havadan sudan konuşma kalıpları var ve bunlar sosyal yaşamın ayrılmaz parçaları maalesef (nefret ederim şu anlamsız konuşmalardan, bence zaman kaybından başka bir şey değil). Mesela bir Alman'a nasılsın diye sorarsanız (ki onlar nasıl gidiyor diyor aslında), karşılığında asla "iyi" cevabını alamazsınız, onlar otomatik olarak "eh işte" manasına gelen "gidiyor" derler. Benzer olarak Fransızlar da bu soruya genelde "gidiyor" derler konu kapanır. Amerikalı/İngilizler daha iyimserdir "iyi" derler, konu yine kapanır. Ama geveze milletim Türklere gelince "N'aber" gibi kalıplaşmış bir sorunun cevabı olarak bir saat laf dinlemek zorunda kalabilirsiniz. İşte bu düşünceden yola çıkarak Türkleri şu beş gruba ayırdım:
1. Süper!
En sinir olduğum insan tipini oluşturan bu süperciler grubu, hayatlarında güzel giden herşeyi biz fanilerin suratına vurmak isterler. Bu süperin ardından "Sevgilimle Seycheller'e tatile gittik", "Hayatımın aşkını buldum", "İş yerinde terfi aldım" gibi beni sinirden deliye çeviren bir ya da birkaç cümlenin daha gelmesi kaçınılmazdır. Bu fazla mutlu insanlar iyimserlikleri, yaşam enerjileriyle karşısındaki deliye çevirir, kıskançlıktan çıldırttır ama aslına baktığınızda bu tip insanların ancak yarısı gerçekten o kadar mutludur, geri kalanı sadece mutlu rolü yapıp kendilerini de buna inandırmaya çalışıyordur. Genelde kadınlardan oluşan bu tip insan, aynı zamanda kafe barlarda kadın grupları halinde oturup kahkahalarıyla baş ağrıtan, can sıkan tiplerdir, ekseriyetle uzak durunuz.
2. İyi
Benim de içine girdiğim bu grup, "Nasılsın" sorusunda gerçek bir mana aramaz, iyi der geçiştirir. "İyi" cevabı ardından başka bir soru soramazsınız artık, konuşmanın bu gereksiz kısmı biter, çünkü kimse "iyi" cevabı veren insana, "neden iyi/ nesi iyi?" gibi sorular soramaz, kendisi de ister istemez "iyi" demek zorunda kalır. Ben bir gün kendimi kötü hissetsem bile bunu arkadaşımla paylaşmak istiyorsam zaten konuşmanın bir yerinde paylaşırım ama daha buluşmanın başında insanı sıkmanın da anlamı yok yani.
3. Eh işte
Eh işteciler hiçbir şeyden memnun değildirler, onlara göre hayatları ne kadar güzel, sevgilileri ne kadar taş, patronları ne kadar kanka olursa olsun hayatta hep söylenecek bir şeyler vardır, o yüzden de "nasılsın" sorusuna cevapları ancak "eh işte" olur. "Eh işte" diyen insan her zaman karamsar, bazen sıkıcı, çoğunlukla da suskun içine kapalı bir tiptir. Depresyon "eh işte"nin kaçınılmaz yoldaşıdır ki böyle insanlar arkadaş gruplarının havayı karartanlarındandır. Ha, tabii "eh işte"yi o an gerçekten kendini iyi hissetmediği için söyleyen insanlar da mevcuttur, o yüzden eh işteciler her zaman bir sonraki gruba yeğ edilmelidir.
4. Kötü
Kötücüler yanından hızla kaçılması, mümkünse kendisiyle bir daha asla görüşünülmemesi gereken insanlardır. Daha konuşmaya başlar başlamaz karşısındaki darlar, bütün sorunlarını nefes almadan ortaya döker, ki her zaman fazlasıyla sorunludurlar. Şu tarz bir konuşmayı bu insanlarla sık sık yaşarsınız:
Kötücü: Naber?
Ben: İyi, senden?
Kötücü: Kötü ya sorma, karnım ağrıdı, başım kaşındı, annemle kavga ettim, karım yemeği yaktı, politika da berbat, havalar bir tuhaf vs. vs.
Bu kötücüler aynı zamanda "ne olacak bu dünyanın hali" grubuna da dahil olduklarından söylenmekte üstlerine yoktur, size kendinizi kötü hissettirir, duygu sömürüsü yapar bir de sizden empati kurmanızı isterler. Kesinlikle dünya üzerinde yaşayan en huysuz en sevimsiz insan türüdür ve uzak durulması gerekir.
5. Hamdolsun
Hamdolsuncular tüm bu gruplardan ayrı tuhaf bir gruptur. Bu grubun insanlarını aynı zamanda her cümlede en az bir kez "Allah" demelerinden tanıyabilirsiniz, inşallah, maşallah, evvelallah ve türevi laflar ağızlarından düşmez. Her cümlelerinde Allah'a bağlılıklarını bildirip karşısındakine dindarlığıyla hava atmaya çalışır. Bu tip insanlar sinir bozucudur, ayrıca zaten bu insanlarla konuşmaya çalışmanız da boşuna olur, çünkü büyük olasılıkla her konuya din açısından bakıp canınızı sıkacaklardır.
Sunday, March 25, 2012
Summertime!
I don't know about your city but it's definitely summertime in Lille. What can I do to celebrate it other than wearing pretty dresses, taking semi-peeping tom photos of lovers and listening to summertime...
Sizin yaşadığınız yeri bilemiyorum ama Lille'e gerçekten de bahar geldi. Bu hava yapılabilecek en uygun şeyler ise tabii ki güzel elbiseler giymek, sokakta öpüşen çiftlerin yarı röntgenci fotoğraflarını çekmek ve summertime dinlemek...
Saturday, January 28, 2012
My little prison/Küçük hapisanem
We are in the winter, the weather is horrible, we didn't see the sun in Villeneuve for a week now, to sum it up the situation doesn't look very bright from here (and on top of all that there is a rumor that snow is coming next week). In the meantime, let me introduce you my 9 quad-meters prison cell, to tell you the truth, mine is pretty good comparing to some ugly old, depressive places they call dormitories, so I won't complain much about it. "But it's not depressive at all, in fact I decorated it in a very cute way". Here is the small box that I call home:
Mevsim kış, hava soğuk, Villeuve'e bir haftadır güneş uğramadı, velhasıl gidişler kötü (haftaya kar geleceği söylentisi de var bir de yetmezmiş gibi). Bu arada ben size 9 metrakarelik hapisanemi tanıtayım, yine benim yurt odam insaflı, çok depresif, çok korkunç yurt odaları da var biliyorum o yüzden çok söylenmeyeceğim. "Yok ben şirin yaptım odamı canım ne depresifi". İşte benim minik kutum:
Postcards and photos of Leo beside the bed, that's what I call home! (almost). And let's not forget the friendly giraffe Raymonde!
Kartpostallar ve Leo köşesi :) Tabii ki şeker zürafamsı Raymonde'u da unutmamak gerek.
Yes, that is all of the room, start thinking small :)
İşte oda dediğim şey bu kadarcık bir kutu aslında.
More postcards and facebook open as always.
Daha fazla kartpostal ve bilgisayarda her zamanki gibi facebook.
Mevsim kış, hava soğuk, Villeuve'e bir haftadır güneş uğramadı, velhasıl gidişler kötü (haftaya kar geleceği söylentisi de var bir de yetmezmiş gibi). Bu arada ben size 9 metrakarelik hapisanemi tanıtayım, yine benim yurt odam insaflı, çok depresif, çok korkunç yurt odaları da var biliyorum o yüzden çok söylenmeyeceğim. "Yok ben şirin yaptım odamı canım ne depresifi". İşte benim minik kutum:
Postcards and photos of Leo beside the bed, that's what I call home! (almost). And let's not forget the friendly giraffe Raymonde!
Kartpostallar ve Leo köşesi :) Tabii ki şeker zürafamsı Raymonde'u da unutmamak gerek.
Yes, that is all of the room, start thinking small :)
İşte oda dediğim şey bu kadarcık bir kutu aslında.
More postcards and facebook open as always.
Daha fazla kartpostal ve bilgisayarda her zamanki gibi facebook.
Thursday, January 19, 2012
Kardeşimsin Hrant!
Olanlar o kadar adaletsiz, o kadar korkutucu ki hiçbir şey yazasım yok, biliyorum ki yazdığım hiçbir şey ne sonucu değiştirecek, ne de Dink'in sevenlerinin içine biraz su serpecek. Ama yine biliyorum ki yazmamak ondan da kötü. Şu kesin ki, Türkiye'de insanlar ne kadar ırkçı, ayrımcı olursa olsun, bugün o meydanda yürüyen onbinlerce kişinin ırk, dil, din ayrımı yoktu. O yüzden inadına kardeşimsin Hrant, babamsın, abimsin, arkadaşımsın, dostumsun...
19 Ocak 2012
Not: Anlatmak istediğim her şeyi Erhan benden bin kat daha iyi anlatmış, o yüzden izleyin, izletin...
Tuesday, January 10, 2012
A long overdue update/Çok gecikmiş bir n'apıyor bu kadın yazısı
What is she up to? Where did she go in Lille? What is happening? It's a bit true in fact, I disappeared from the blogosphere, the classes, travels, new people to meet kept me from writing to my blog, I made long lists on what to write to the blog and didn't write any, so here is a small update to you.
N'apıyor bu kadın? Lille'e gitti kayıplara mı karıştı? Neler oluyor? Aslında biraz doğru, gittim ders, gezme tozma, yeni insanlar derken bloga yazayım dediklerim çığ gibi büyüdü de hiçbir şey yazılamadan öyle kaldı. Bu yazı özetler gibi olsun, uzun uzun hem de fotoğraflı bir "Napıyor Bu Kadın?" serisi yapabilirim.
For example I'm living in a place like this (sort of):
Misal böyle bir yerde yaşıyorum (sayılır):
I said sort of because in fact where I live is called Villeneuve d'Ascq, it's a small city right outside of Lille, but Villeneuve with other cities around is in Lille Metropole, so I sort of live in Lille... (Yes, french people have a tendency to complicate things).
Sayılır diyorum çünkü aslında ben Lille'in yanındaki Villeneuve d'Ascq isimli yerde yaşıyorum, fakat Lille'in çevresindeki bir sürü şehir Lille metropolü içinde sayıldığı için Lille'de yaşıyorum da denebilir... (Bu Fransızlar hayatı karmaşık hale getirmeye bayılıyorlar sanki?)
And this is Villeneuve:
Burası da Villeneuve:
For some reason, I deleted the photos of my little tiny room, I'll add it asap (I have to add that I also have the smallest bathroom which I pray for everyday, I saw awful places called dormitories, so I cannot complain much about mine). But since I'm living for the first time in a dorm room, it's still something strange, thank god I live alone in the room or I would seriously loose my mind by now.
Minicik küçücük içi dolu fıçıcık odamın fotoğraflarını silmişim nedense, onlar size borcum olsun (bir de ultra mini banyom var ki o var diye her gün dua ediyorum valla, insanlar yurt diye ne kötü yerlerde yaşıyorlar benimki yine en iyi yurt). Ama hayatımda ilk defa bir yurtta kalıyorum şu yaşımda, allahtan tek yaşıyorum yoksa kafayı yerdim garanti.
And these are where I travel to:
Böyle yerlerde geziyorum bir de:
Brussels
Brüksel
Boulogne
Boulogne
Prague
Prag
I eat stuff like that:
Böyle şeyler yiyorum:
And I look like that :
Bir de bu aralar böyle görünüyorum:
End of the summary.
Özetler bitti...
N'apıyor bu kadın? Lille'e gitti kayıplara mı karıştı? Neler oluyor? Aslında biraz doğru, gittim ders, gezme tozma, yeni insanlar derken bloga yazayım dediklerim çığ gibi büyüdü de hiçbir şey yazılamadan öyle kaldı. Bu yazı özetler gibi olsun, uzun uzun hem de fotoğraflı bir "Napıyor Bu Kadın?" serisi yapabilirim.
For example I'm living in a place like this (sort of):
Misal böyle bir yerde yaşıyorum (sayılır):
I said sort of because in fact where I live is called Villeneuve d'Ascq, it's a small city right outside of Lille, but Villeneuve with other cities around is in Lille Metropole, so I sort of live in Lille... (Yes, french people have a tendency to complicate things).
Sayılır diyorum çünkü aslında ben Lille'in yanındaki Villeneuve d'Ascq isimli yerde yaşıyorum, fakat Lille'in çevresindeki bir sürü şehir Lille metropolü içinde sayıldığı için Lille'de yaşıyorum da denebilir... (Bu Fransızlar hayatı karmaşık hale getirmeye bayılıyorlar sanki?)
And this is Villeneuve:
Burası da Villeneuve:
For some reason, I deleted the photos of my little tiny room, I'll add it asap (I have to add that I also have the smallest bathroom which I pray for everyday, I saw awful places called dormitories, so I cannot complain much about mine). But since I'm living for the first time in a dorm room, it's still something strange, thank god I live alone in the room or I would seriously loose my mind by now.
Minicik küçücük içi dolu fıçıcık odamın fotoğraflarını silmişim nedense, onlar size borcum olsun (bir de ultra mini banyom var ki o var diye her gün dua ediyorum valla, insanlar yurt diye ne kötü yerlerde yaşıyorlar benimki yine en iyi yurt). Ama hayatımda ilk defa bir yurtta kalıyorum şu yaşımda, allahtan tek yaşıyorum yoksa kafayı yerdim garanti.
And these are where I travel to:
Böyle yerlerde geziyorum bir de:
Brussels
Brüksel
Boulogne
Boulogne
Prague
Prag
I eat stuff like that:
Böyle şeyler yiyorum:
And I look like that :
Bir de bu aralar böyle görünüyorum:
End of the summary.
Özetler bitti...
Friday, October 7, 2011
Heroes of the 21th century/ 21. Yüzyılın Kahramanları
Steve Jobs'ın ölümüyle yine kendimi jenerasyonunu eleştiren kıl kişi pozisyonunda buluyorum (ki facebooktan dolaylı olarak kıl diye anıldım, o derece), ama Steve Jobs'a yakılan ağıtlar beni gerçekten deli ediyor, o yüzden dayanamıyorum ve yine içimdekini kusmak için bu blogu kullanıyorum.
Evet Mac çok iyi bir bilgisayar, evet Iphone eğlenceli bir şey, Ipad şık gözüküyor, hepsine tamam da bunlar sadece oldukça pahalı elektronik oyuncaklar. Şimdi olay ne bunları yaratan adam ölmüş, allah rahmet eylesin tamam. Ama bu ağıtlar nedir, neredeyse yas ilan edeceğiz adamın arkasından. "Büyük deha Steve Jobs'un ölümüyle artık dünya daha kötü bir yer" (!!). Öyle mi gerçekten, diyelim ki mac'ler dünyanın güzelleştiriyor, sanıyor musunuz ki adam ölünce mac'ler ortadan kalkacak, yeni Iphone çıkmayacak. Yoo, o çok uluslu şirkette Steve Jobs gibi 50 tane deha daha var, onlar üretecek, biz tüketeceğiz (ki açıkçası son dönem Iphone'lar Steve Jobs'ın elinden mi çıkıyordu emin de değilim.)
Sorun bu da değil aslında, sorun şu ki, şimdi insanlar çıkmış "Steve Jobs benim kahramanımdı" diyorlar, bir Ceo'yu kahraman olarak belirleyebiliyorlar. Bugün ki kahramanlarımız ceolar, şarkıcılar, oyuncular, modacılar; kendini "marka"ya çevirmiş insanlar. Bir kahraman illa politikacı/asker olmak zorunda değil elbette, ama insanlık için bir şey yapmış, bir şey kurtarmış, ya da en azından kurtarmaya çalışmış, olmalı.
Çok değil biraz geriye gidip 20. yüzyılın kahramanlarına bakarsak; Ghandi, Nelson Mandela,Dalai Lama, Che Guevera, Fidel Castro, Salvador Allende ...(aklıma ilk gelenler), ya da sanatın içinden Neil Amstrong, Joan Baez, John Lennon, Alice Walker, Edward Said ve daha nicesinin bir derdi vardı. Şimdi 21. yüzyıl kahramanı olarak karşıma Steve Jobs, Will Gates, Mark Zukerberg, Oprah gibi kişiler çıkarılınca kimse beni kıllıkla suçlamasın ben buna sinirleniyorum. Ve bugün bin çeşit sosyal medya marifetiyle dünyanın bilincini şekillendiren ve insanlara yol gösteren kişilerin artık Oprah ve Obama gibi şaklabanlar olması beni hem sinirlendiriyor, hem de korkutuyor. Evet kapitalizmin yarattığı güzel paketler içindeki bu insanlar çok çekiciler, fakat bunları kahraman olarak alan bir jenerasyonun gideceği yere gitmeyi ben reddediyorum. (Diyorum ve kıllığıma şimdilik ara veriyorum, alınan alınsın darılan darılsın!)
Evet Mac çok iyi bir bilgisayar, evet Iphone eğlenceli bir şey, Ipad şık gözüküyor, hepsine tamam da bunlar sadece oldukça pahalı elektronik oyuncaklar. Şimdi olay ne bunları yaratan adam ölmüş, allah rahmet eylesin tamam. Ama bu ağıtlar nedir, neredeyse yas ilan edeceğiz adamın arkasından. "Büyük deha Steve Jobs'un ölümüyle artık dünya daha kötü bir yer" (!!). Öyle mi gerçekten, diyelim ki mac'ler dünyanın güzelleştiriyor, sanıyor musunuz ki adam ölünce mac'ler ortadan kalkacak, yeni Iphone çıkmayacak. Yoo, o çok uluslu şirkette Steve Jobs gibi 50 tane deha daha var, onlar üretecek, biz tüketeceğiz (ki açıkçası son dönem Iphone'lar Steve Jobs'ın elinden mi çıkıyordu emin de değilim.)
Sorun bu da değil aslında, sorun şu ki, şimdi insanlar çıkmış "Steve Jobs benim kahramanımdı" diyorlar, bir Ceo'yu kahraman olarak belirleyebiliyorlar. Bugün ki kahramanlarımız ceolar, şarkıcılar, oyuncular, modacılar; kendini "marka"ya çevirmiş insanlar. Bir kahraman illa politikacı/asker olmak zorunda değil elbette, ama insanlık için bir şey yapmış, bir şey kurtarmış, ya da en azından kurtarmaya çalışmış, olmalı.
Çok değil biraz geriye gidip 20. yüzyılın kahramanlarına bakarsak; Ghandi, Nelson Mandela,Dalai Lama, Che Guevera, Fidel Castro, Salvador Allende ...(aklıma ilk gelenler), ya da sanatın içinden Neil Amstrong, Joan Baez, John Lennon, Alice Walker, Edward Said ve daha nicesinin bir derdi vardı. Şimdi 21. yüzyıl kahramanı olarak karşıma Steve Jobs, Will Gates, Mark Zukerberg, Oprah gibi kişiler çıkarılınca kimse beni kıllıkla suçlamasın ben buna sinirleniyorum. Ve bugün bin çeşit sosyal medya marifetiyle dünyanın bilincini şekillendiren ve insanlara yol gösteren kişilerin artık Oprah ve Obama gibi şaklabanlar olması beni hem sinirlendiriyor, hem de korkutuyor. Evet kapitalizmin yarattığı güzel paketler içindeki bu insanlar çok çekiciler, fakat bunları kahraman olarak alan bir jenerasyonun gideceği yere gitmeyi ben reddediyorum. (Diyorum ve kıllığıma şimdilik ara veriyorum, alınan alınsın darılan darılsın!)
Tuesday, August 9, 2011
A change of Scenery/ Yolcudur Abbas Bağlasan Durmaz
The protagonist of this story, our blogger is going somewhere, but where is the destination? Here is how the story goes, our protagonist is trying to get a scholarship and acceptance from a university for a master degree since December. First she got the scholarship, then got several acceptances from universities. The decided country is France, but which university she should pick? Finally, she decided on Lille.
Hikayemizin kahramanı blog sahibemiz yine leyleği havada gördü, açtı kanatlarını gidiyor. Ama nereye? Hikaye şöyle, bu zavallı arkadaş Aralık ayından beri yüksek lisans için burs ve okul peşinde koşturup duruyor. Önce burs çıkıyor, sonra okullardan kabul geliyor. İstikamet Fransa... Ülke belli de, okul için hangisini seçmeli, düşünüyor taşınıyor Lille'de karar kılıyor.
Lille is a historical flemish city 1 hour away from Paris, just on the border to Brussels. It's supposed to be a cultural, fun university city, close to Paris but cheaper. The university is done, the dorm is found and the hour of the departure is getting closer and closer...
Lille, Paris'ten bir saat uzakta eski bir Flaman şehri, Brüksel'in hemen kıyısında. Rivayete göre kültürel keyifli bir şehir, Paris'e yakın ama o kadar pahalı değil. Okul halloluyor, yurt bulunuyor derken kahramanımızın uçma vakti yaklaşıyor da yaklaşıyor.
If the heroine can get her visa in time, the departure is in 5th of September, if not, well, we'll see together what the hell she'll do about it. Let's hope not!
Bu arada hala vizesini alamamış kızımız vizeyi zamanında cebine atabilirse yolculuk 5 Eylül'e, alamazsa ne halt yiyecek onu zaten hepimiz göreceğiz...
Friday, June 24, 2011
Desperate Housewife
Lately I transformed from stress-eater to stress baker and as you can see from the photo, I'm a true desperate housewife now. For days I've been baking pizzas and pastries and deserts. Will somebody save me please?
Bünye stresten yemekten sonra stresten hamur açma olayına geçti, ben de şekilde görüldüğü gibi tam bir desperate housewife haline geldim. Sylvia Plath de kafasını bir şeye taktığında kendini yemek yapmaya veriyormuş, ben de günlerdir evde el açması pizzalar, gözlemeler, tatlılar kafası yaşıyorum, yakında altın günü düzenlemeyi de düşünebilirim. O derece yani...
Wednesday, May 18, 2011
Postacı Kapıyı İki Kere Çalar
Bilenler bilir, çocukluğumdan beri mektup arkadaşlarım vardır ve içimde yaşayan 90 yaşında teyzenin de yüzünden hala elle yazılmış mektup gönderir alırım. Mektup kağıtları, zarf, pul, postane bunlar benim hayatımın önemli bir yerindedir.
Bir de postacılar tabii, hele bizim mahallenin postacısı! Taşındığımdan beri gelen fazlaca mektup/paket sayısından artık akraba gibiyim, adres yanlış da yazılsa o mektubumu bana ulaştırır. Hatta beni o kadar iyi tanıyor ki, geç kaklktığımı bildiğinden zile uyanayım diye 10 kere basar, önemli bir zarf varsa yukarı kadar çıkarır (üstelik bunu eski evdeki postacı gibi bahşiş almak için yapmaz). Leo'yu ismiyle tanır, her gelişinde okşar...
Mektupların sıkça kaybolduğu bir ülkede, üstelik benim gibi mektup/kartpostal almanın gününü güzelleştirdiği insana böyle bir postacı düşmesini hayatın küçük bir güzelliği olarak değerlendirip buradan kendini anmak istedim...
Bir de postacılar tabii, hele bizim mahallenin postacısı! Taşındığımdan beri gelen fazlaca mektup/paket sayısından artık akraba gibiyim, adres yanlış da yazılsa o mektubumu bana ulaştırır. Hatta beni o kadar iyi tanıyor ki, geç kaklktığımı bildiğinden zile uyanayım diye 10 kere basar, önemli bir zarf varsa yukarı kadar çıkarır (üstelik bunu eski evdeki postacı gibi bahşiş almak için yapmaz). Leo'yu ismiyle tanır, her gelişinde okşar...
Mektupların sıkça kaybolduğu bir ülkede, üstelik benim gibi mektup/kartpostal almanın gününü güzelleştirdiği insana böyle bir postacı düşmesini hayatın küçük bir güzelliği olarak değerlendirip buradan kendini anmak istedim...
Wednesday, January 12, 2011
2011 Türkiyesi- Yasak, Sansür, Ayıp
Evet 2011 yılı AKP Türkiyesi budur; ayıptır, yasak, sansür. İşte okulumun sansürü, ayıbı, neredeyse içki içmeyin dedirtecek yeni uygulamalar, ve bir dizide bile gerçekleri görme tahammülsüzlüğü.
Okul hakkında çok yazdım malum, ona girmiyorum, buyrun buradan okuyun.
İçkinin konser, galeri vs.'de bile sunulamaması, kır düğünlerinde içilememesi üzerine bence hepimiz evde içki yapmayı öğrenelim, zira yakında hiçbir yerde bulamayacağız. 70 milyon benim vatandaşım, hepsini ayrı ayrı seviyorum, toleranstır, yok her söz yüreğimi yakıyor zırvalamalarının gerçek yüzü bu işte, içme kardeşim, üzüm suyu iç, hem dinimizce yasak, allah esirgeye, tövbe, tövbe... Beğenmedin mi? Çek git kardeşim, ülke bizim! Pek yakında Topkapı Sarayı'ndan canlı yayında halka tahtında seslenecek Başbakanımızı çok mu destekledin "yetmez ama evet entelleri", buyur buradan yak şimdi...
Gelelim Muhteşem Sülüman'a, ya kardeşim, hala padişahların çok eşli olduğu, sekse düşkün olduğu gerçeğiyle nasıl yüzleşemiyorsun, haremler ne işe yarıyordu sanıyorsun, o haremde oğlanlar ne arıyordu, bir dizide görünce niye böyle kendinden geçiyorsun, niye bunu hakaret olarak algılıyorsun? Evet, Muhteşem Yüzyıl'da ufak tefek yanlışlar var, ki Meral Okay onları düzeltir zannediyorum, ama kostüm, mekan, o kadar oyuncu, uğraşılmış işte, otur izle. Ya da izleme, ama sen sevmedin diye hangi hakla uyarı cezası veriyorsun, hangi kurala kanuna karşı çıkmış dizi, üstelik dizide ne oğlan var, ne seks, nedir bu ahlakçılık? Seksi bu kadar yok saymak? Seni leylekler mi getirdi e be adam, seks var, doğal bir şey, alış artık!
Okul hakkında çok yazdım malum, ona girmiyorum, buyrun buradan okuyun.
İçkinin konser, galeri vs.'de bile sunulamaması, kır düğünlerinde içilememesi üzerine bence hepimiz evde içki yapmayı öğrenelim, zira yakında hiçbir yerde bulamayacağız. 70 milyon benim vatandaşım, hepsini ayrı ayrı seviyorum, toleranstır, yok her söz yüreğimi yakıyor zırvalamalarının gerçek yüzü bu işte, içme kardeşim, üzüm suyu iç, hem dinimizce yasak, allah esirgeye, tövbe, tövbe... Beğenmedin mi? Çek git kardeşim, ülke bizim! Pek yakında Topkapı Sarayı'ndan canlı yayında halka tahtında seslenecek Başbakanımızı çok mu destekledin "yetmez ama evet entelleri", buyur buradan yak şimdi...
Saturday, December 25, 2010
Üff
Bu aralar pek yazasım mı yok, ne yazsam bilmiyor muyum öyle bir durumda takılıyorum. Geçen gün haberlerden önce Esra Erol'un programının sonuna denk geldim haberlerden önce (şimdi hemen bilirim ben o denk gelmeyi demeyin, hiç öyle bir yapım yok, izlersem söylerim, hiç utanmam) bir kadın gördüm, kendini ballandıra ballandıra anlatıyor, elli yaşlarında, sabah erken kalkar muhakkak yürüyüş yaparmış, sonra bir duş, güzel bir kahvaltı ve gazeteler... Ben de böyle yapsam diyorum, ne güzel olur diyorum, ne mümkün.
Benim sabahım şöyle geçiyor, zaten saat 1'i geçe yatıyorum uyumam 2'i buluyor, sonra sevgilim aşkım Leo'm sabah altı buçuk dedin mi benim yatakta, yorganın içine girip ayak bacak ne bulursa tırmalıyor. Bacaklarım savaş alanına döndü valla, kan gövdeyi götürüyor içeride, o kadar. Ya bir yolunu bulup onu odadan atıp tekrar uyuyorum, ya da uykum kaçıyor uyanıyorum. Uyuyabilirsem ne ala, yoksa Leo uyuyana kadar bekleyip yeniden yatmam lazım, o da dokuzu buluyor. Ee artık öğleden önce uyanmam imkansız, nerede sabah yürüyüş yapmak. Bari diyorum yoga yapayım, hiç yaptığım yok. Akşamları aklıma geliyor "Aa, ben yoga yapacaktım di mi, bak unuttum, neyse yarın yaparım". Her gün aynı terane yani.
Aman canım neyse, o kadını da görmek için geldiği adam beğenmedi, elektrik tutmamış, adam böyle akça pakça sarışın seviyormuş (adam 60 yaşında çirkin bir tip bu arada). Öyle işte, yürüyüşle olmuyor bu işler demek ki...
Benim sabahım şöyle geçiyor, zaten saat 1'i geçe yatıyorum uyumam 2'i buluyor, sonra sevgilim aşkım Leo'm sabah altı buçuk dedin mi benim yatakta, yorganın içine girip ayak bacak ne bulursa tırmalıyor. Bacaklarım savaş alanına döndü valla, kan gövdeyi götürüyor içeride, o kadar. Ya bir yolunu bulup onu odadan atıp tekrar uyuyorum, ya da uykum kaçıyor uyanıyorum. Uyuyabilirsem ne ala, yoksa Leo uyuyana kadar bekleyip yeniden yatmam lazım, o da dokuzu buluyor. Ee artık öğleden önce uyanmam imkansız, nerede sabah yürüyüş yapmak. Bari diyorum yoga yapayım, hiç yaptığım yok. Akşamları aklıma geliyor "Aa, ben yoga yapacaktım di mi, bak unuttum, neyse yarın yaparım". Her gün aynı terane yani.
Aman canım neyse, o kadını da görmek için geldiği adam beğenmedi, elektrik tutmamış, adam böyle akça pakça sarışın seviyormuş (adam 60 yaşında çirkin bir tip bu arada). Öyle işte, yürüyüşle olmuyor bu işler demek ki...
Friday, December 17, 2010
I ♥ Robinson Crusoe
Robinson Crusoe var ya hani, kitapçı olan İstiklal'deki. Zaten hep derim ölürsem beni oraya gömün, kitapsevenler üstümden yürüsün diye, o ahşap döşeme, yüksek tavan ve tavana kadar kitaplar tabii ki hemen aşkımı kazanmıştı. Her ne kadar hala inatla kitabı, dokuna dokuna, göre koklaya kitapçıdan alsam da, dün üşengeçliğime geldi, baktım Anna Karenina'nın İngilizcesi tek Robinson'da var, bakalım online servisi nasıl dedim ve aldım. Dün 3,5'ta verdiğim sipariş, bugün 2'de elimdeydi, gerçekten inanamadım, kargo fiyatı da çok makuldü, şiddetle tavsiye olunur yani.
Bir de hiç beklemediğim halde, yanında Markafoni'ciğimin hediye çekiyle aldığım cici mi cimi, puantiyeli tüniğim de geldi, bende bir bayram havası... O kadar paketi görünce Leo da kendinden geçti tabii, günümüz güzelleşti, mutlu olduk. Gelelim kitaplara, planım şu, önce Halide Edip'ciğimin Kalp Ağrısı'nı okuyup (kahramanın adı Zeyno olan, hani dizisini çok sevdiğim kitap), sonra Bercuhi Berberyan'ın Ermenistan'da bir Türkiyeli'sine geçeceğim. Bercuhi'yle belgesel çekimlerinde tanıştığımdan beri kitabı çok merak ediyordum, kısmet bugüneymiş. Yılbaşına kadar bunlar biterse, sonra da Anna Karenina'ya dalarım, Şubat sonuna kadar vaktim var, sonra kitap kulübüm de tartışılacak....
Dipnot: Bu yazı tamamen Pisikopati'ye özenip yazılmıştır:)
Bir de hiç beklemediğim halde, yanında Markafoni'ciğimin hediye çekiyle aldığım cici mi cimi, puantiyeli tüniğim de geldi, bende bir bayram havası... O kadar paketi görünce Leo da kendinden geçti tabii, günümüz güzelleşti, mutlu olduk. Gelelim kitaplara, planım şu, önce Halide Edip'ciğimin Kalp Ağrısı'nı okuyup (kahramanın adı Zeyno olan, hani dizisini çok sevdiğim kitap), sonra Bercuhi Berberyan'ın Ermenistan'da bir Türkiyeli'sine geçeceğim. Bercuhi'yle belgesel çekimlerinde tanıştığımdan beri kitabı çok merak ediyordum, kısmet bugüneymiş. Yılbaşına kadar bunlar biterse, sonra da Anna Karenina'ya dalarım, Şubat sonuna kadar vaktim var, sonra kitap kulübüm de tartışılacak....
Dipnot: Bu yazı tamamen Pisikopati'ye özenip yazılmıştır:)
Monday, August 30, 2010
Sevgili Günlük/Dear Diary-30.08.2010
Eveeet, bugün ki sayıklamalarım aşağıdaki gibidir:
Yes, today's ramblings are as follows:
-Bugün Zafer Bayramı olması vesilesiyle sokaklar bomboştu, ha ben sokakları çok mu gördüm o ayrı konu, bütün gün ofisteydim zira. Hem hiç bir iş yoktu, hem de sekiz buçuğa kadar çıkamadım, anlamadım gitti...
-Today was a national holiday, so the streets were almost deserted. I didn't see the streets as I was sitting in the office all day, that was another deal. There wasn't many work to be done but I has to stay until 8.30, go figure....
-Üsküdar'da evet şapkası takan iki kadın vardı, bir adam yanlarına geldi "Aa, oluyor mu ama çıkarın o şapkaları" dedi, kadınlar utanarak çıkardılar. Yoksa herşey bu kadar kolay mı?
-Turkish politics....
-Dexter'ı biraz geriden izliyordum bugün sezon bitti, Dexter'ın yazarları ne kadar piç olduğunuzun farkında mısınız? Çok pisliksiniz ya ne istiyorsunuz Dexter'ımdan. Bu arada John Lithgow müthiş bir oyuncu, ama o yüzleşme sahnesindeki mimiklerle Michael C. Hall onu kat kat aşmış. Yazık Dexter'a ya:(((
-I'm watching Dexter from a little behind, I just finished the 4th season. The writers of Dexter, do you know how wicked and awful you are, don't you? What do you want from Dexter! By the way, though John Lithgow is a fantastic actor, in the face-off scene Michael C. Hall with his facial expressions is so much better than him. Poor Dexter:(((((((
-Bu aralarda işlerini kesinlikle yapmayan bazı insanlarla uğraşıyoruz işte (isimleri lazım değil), işi yarım yamalak yapıp para almak nasıl oluyor anlamıyorum, bu insanlar nasıl işlerini devam ettirebiliyorlar? Yok yani onlara kimse bir şey demiyorsa, ben mi salağım da her şeyi tam yapayım diye boşu boşuna uğraşıyorum? Bir de konuşmalarını duysanız, hiçbir şeyi yanlış yapmıyor onlar, hatta yanlışı yapan biziz, o kadar da pişkinler yani. Ne diyeyim bilemiyorum, sinirlenip sinirlendiğimizle kalıyoruz...
-We have to deal with people who don't do a proper job at work nowadays (no names necessary), they just barely do the work sloppy and get the money. I don't understand, how can these people stay in the business? If someone ever says them anything, am I stupid trying to do everything nice and good? And if you can hear them, they do nothing wrong, in fact we are the ones who do the wrong things, they are these impudent!
-Kafamda yeni bir proje var bir zamandır, olursa süper olacak, ama en az 1 yıl araştırma yapmam gerekiyor sanırım, kendimi bu işin içine atsam mı atmasam mı çok karar veremiyorum. Ama gözümü karartıp gireceğim herhalde, bakalım ilerideki günler neler gösterecek?
Yes, today's ramblings are as follows:
-Bugün Zafer Bayramı olması vesilesiyle sokaklar bomboştu, ha ben sokakları çok mu gördüm o ayrı konu, bütün gün ofisteydim zira. Hem hiç bir iş yoktu, hem de sekiz buçuğa kadar çıkamadım, anlamadım gitti...
-Today was a national holiday, so the streets were almost deserted. I didn't see the streets as I was sitting in the office all day, that was another deal. There wasn't many work to be done but I has to stay until 8.30, go figure....
-Üsküdar'da evet şapkası takan iki kadın vardı, bir adam yanlarına geldi "Aa, oluyor mu ama çıkarın o şapkaları" dedi, kadınlar utanarak çıkardılar. Yoksa herşey bu kadar kolay mı?
-Turkish politics....
-Dexter'ı biraz geriden izliyordum bugün sezon bitti, Dexter'ın yazarları ne kadar piç olduğunuzun farkında mısınız? Çok pisliksiniz ya ne istiyorsunuz Dexter'ımdan. Bu arada John Lithgow müthiş bir oyuncu, ama o yüzleşme sahnesindeki mimiklerle Michael C. Hall onu kat kat aşmış. Yazık Dexter'a ya:(((
-I'm watching Dexter from a little behind, I just finished the 4th season. The writers of Dexter, do you know how wicked and awful you are, don't you? What do you want from Dexter! By the way, though John Lithgow is a fantastic actor, in the face-off scene Michael C. Hall with his facial expressions is so much better than him. Poor Dexter:(((((((
-Bu aralarda işlerini kesinlikle yapmayan bazı insanlarla uğraşıyoruz işte (isimleri lazım değil), işi yarım yamalak yapıp para almak nasıl oluyor anlamıyorum, bu insanlar nasıl işlerini devam ettirebiliyorlar? Yok yani onlara kimse bir şey demiyorsa, ben mi salağım da her şeyi tam yapayım diye boşu boşuna uğraşıyorum? Bir de konuşmalarını duysanız, hiçbir şeyi yanlış yapmıyor onlar, hatta yanlışı yapan biziz, o kadar da pişkinler yani. Ne diyeyim bilemiyorum, sinirlenip sinirlendiğimizle kalıyoruz...
-We have to deal with people who don't do a proper job at work nowadays (no names necessary), they just barely do the work sloppy and get the money. I don't understand, how can these people stay in the business? If someone ever says them anything, am I stupid trying to do everything nice and good? And if you can hear them, they do nothing wrong, in fact we are the ones who do the wrong things, they are these impudent!
-Kafamda yeni bir proje var bir zamandır, olursa süper olacak, ama en az 1 yıl araştırma yapmam gerekiyor sanırım, kendimi bu işin içine atsam mı atmasam mı çok karar veremiyorum. Ama gözümü karartıp gireceğim herhalde, bakalım ilerideki günler neler gösterecek?
-I have a new project in my mind for a while, but it will require at least one year of research I think and I cannot decide if I should just hold my breath and jump into it or not. But I think I will at the end, let's see how it goes....
Sunday, August 29, 2010
Sevgili Günlük/Dear Diary-29.08.2010
Evet gelelim bu günün zırvalamalarına.... Bildiğiniz gibi bu gün benim için tatil, yani ense günüydü. 10'a kaar uyudum, sonra televizyon izledim, demi-sek-peynir ikilisine bir de helva ekledim, kafamı dinledim... Gelelim neler sayıkladığıma:
Let's begin with today's ramblings shall we... As you may know, today is my day-off, meaning slacking off all day long. I slept until 10, watched t.v., drank wine with cheese and cleared my head. But let's start with today's topics:
-Zuhal Olcay hakkında sayıklamaya devam.... Şimdi Zuhal Olcay her dizide kocasından ayrılmış güçlü, erkeklere kafa tutan kadın ya, bir kere de mutlu evliliği olup erkeklere kafa tutan kadın olsa olmaz mı? Güçlü kadın olmak için illa erkeksiz mi olmak gerekiyor, nedir yani? Bu arada bizim sülalede (ben-anne-teyze) Yetkin Dikiciler'e karşı beğeni Nazım Hikmet'ten midir bilinmez ama, çok karizmatik adam ya...
-Again about my favorite Turkish actress...
- Yokyer kitabını burada yazmıştım, şimdi de BBC'deki dizisini izliyorum, efektler berbat ama dizi süper olmuş. Yarın bitiririm tahminen...
-I wrote about Neverwhere on the blog before, now I'm watching its series made by BBC, the effects are awful, but the series are cool. I'll finish it tomorrow probably...
-Bu akşam sabaha doğru Emmy'ler var, bakalım bu yıl kimler kazanacak?
-Emmy's awards will be given tonight, let's see who'll win this year....
-Bu arada Molpet reklamları ne kadar korkunçlar değil mi? Hayatımda bu kadar agresif şekilde pazarlanmaya çalışılan bir şey daha görmedim. Kafamıza kaka kaka inandıracaklar Molpet'in en kuru pet olduğuna sanki (ki değil). Reklamcılık filan okumadı mı bu reklamı yapanlar allah aşkına, kapitalizmin temel prensibi dayatmak istediği düşünceyi kitlenin kendi düşüncesi olduğuna inandırmaktır aslında, benden bir öneri...
-About lousy Turkish commercials, so again you'll not understand a thing...
Benden bu akşamlık bu kadar, bugün kafayı dinlendirdik malum, düşünecek çok bir şey çıkmadı...
-Today's ramblings are limited today as I didn't think a lot today to tell you the truth, so see you tomorrow....
Let's begin with today's ramblings shall we... As you may know, today is my day-off, meaning slacking off all day long. I slept until 10, watched t.v., drank wine with cheese and cleared my head. But let's start with today's topics:
-Zuhal Olcay hakkında sayıklamaya devam.... Şimdi Zuhal Olcay her dizide kocasından ayrılmış güçlü, erkeklere kafa tutan kadın ya, bir kere de mutlu evliliği olup erkeklere kafa tutan kadın olsa olmaz mı? Güçlü kadın olmak için illa erkeksiz mi olmak gerekiyor, nedir yani? Bu arada bizim sülalede (ben-anne-teyze) Yetkin Dikiciler'e karşı beğeni Nazım Hikmet'ten midir bilinmez ama, çok karizmatik adam ya...
-Again about my favorite Turkish actress...
- Yokyer kitabını burada yazmıştım, şimdi de BBC'deki dizisini izliyorum, efektler berbat ama dizi süper olmuş. Yarın bitiririm tahminen...
-I wrote about Neverwhere on the blog before, now I'm watching its series made by BBC, the effects are awful, but the series are cool. I'll finish it tomorrow probably...
-Bu akşam sabaha doğru Emmy'ler var, bakalım bu yıl kimler kazanacak?
-Emmy's awards will be given tonight, let's see who'll win this year....
-Bu arada Molpet reklamları ne kadar korkunçlar değil mi? Hayatımda bu kadar agresif şekilde pazarlanmaya çalışılan bir şey daha görmedim. Kafamıza kaka kaka inandıracaklar Molpet'in en kuru pet olduğuna sanki (ki değil). Reklamcılık filan okumadı mı bu reklamı yapanlar allah aşkına, kapitalizmin temel prensibi dayatmak istediği düşünceyi kitlenin kendi düşüncesi olduğuna inandırmaktır aslında, benden bir öneri...
-About lousy Turkish commercials, so again you'll not understand a thing...
Benden bu akşamlık bu kadar, bugün kafayı dinlendirdik malum, düşünecek çok bir şey çıkmadı...
-Today's ramblings are limited today as I didn't think a lot today to tell you the truth, so see you tomorrow....
Sevgili Günlük/Dear Diary-28.08.2010
Tamam, sadece ikinci gün olmasına rağmen dün akşam bir şey yazmamış olabilirim. Ama insan da günlüğüne her gün bir şey yazmaz ki, bazen kalkar sabah yazar (ki şu anda onu yapıyorum), bazen canı istemez hiç yazmaz, değil mi?
Ok, even though it was only the second day, I didn't write anything yesterday. But people don't suppose to write everyday to their dairies right, sometimes they write it in the following morning (like me right now), or don't write at all, isn't it?
Neyse gelelim günün artıklarına:
Let's start with the ramblings:
-Bugün ekipmanlarla biraz daha oynadık, hiç sıkılmayacağım bu işten belli. Ayrıca dün kurgu da yaptım, teknoloji/alet seven yanım çok mutluydu yani.
-We played with the new equipments a little bit more, it seems like I never get tired of this. Also I made some simple editing yesterday, so my technology-geek side was quite happy.
-Akşam ailemle güzel bir gece geçirdim, gecenin en güzel yanı da bugün tatil yapacağımı öğrenmek oldu. (Saat 10'a kadar uyudum, dünya varmış!)
-I spent a nice evening with my family, and the best part of it was the news of my day-off for today! (I slept until 10!)
-Zuhal Olcay'ın yeni dizisi başlamış da benim haberim yokmuş. Aslında dizinin çekiminin başladığını biliyordum tabii, ama Star yeni yayın döneminden önce dizilerin yeni bölümlerine başlamış, bak işte bundan haberim yoktu. (Bu arada teyzemin laf arasında bunu önemsiz bir şeymiş gibi söylemesi, annemin de "ya evet bak sana söylemeyi unuttum" gibi bir tavır takınması beni sinir etti. Kimse mi bir şey söylemez yahu, benimle 5 dakika konuşan herkes Zuhal Olcay takıntımı bilir oysa ki). Diziye gelirsek, "Umut Yolcuları" dizisinde Zuhal Olcay bir polisi oynuyor. Zuhal Olcay yüzünden polis dizisi de izleyeceğim yani. (Beni 5 dakikadır tanıyan herkes polislerden nefret ettiğimi de bilir). Olsun, içinde Zuhal Olcay olan herşey güzeldir mantığıyla dün netten ilk bölümü izledim. İzlenimlere gelince, Zuhal Olcay'ı Marishka Hargitay'e benzetmeye çalışmışlar, ama güzele ne yakışmaz öyle de güzel olmuş. Yalnız kamera biraz daha atlayıp zıplarsa gözlerim yerinden çıkacak, epilepsi krizi filan geçireceğim, Ümmü Burhan'mış yönetmen (Hatırla Sevgili'nin yönetmeni), kendisinden tempoyu yüksek tutması için başka bir yol bulmasını rica ediyorum. Bir de müzik feci, hiç olmazsa CSI'ın müzikleri güzel. Sevdiğim bir yan var dizide yalnız, yine polislik mevzuları çok yapay ahlaki değerler şeklinde verilse de, çocuk bürosunda bazı şerefsiz polisler gösterilerek tüm polislerin melek olmadığı gösterilmiş en azından. (O da bir şey). Sonuçta en sevdiğim dizi olmayacak, ama Zuhal Olcay'cığım için izlenir. Bir de Yetkin Dikiciler'le süper ikili olurlar (Bu arada ah Çatısız Kadınlar ne diziydi değil mi, bence onun remake'i, spin-off'u filan çıksın)
-O.k. this part is about my favorite Turkish actress, so you won't get it even if I translate it. So...
- Mesele Zuhal Olcay olunca lafı çok uzattım tabii. Salam Pax'ın günlüğünde savaş iyice kızıştı, sinirlerim bozuluyor. Zaten bu aralar çok duygusalım sanırım, sokak köpeklerine üzülüyorum, sokak çocuklarına üzülüyorum, sonra kendime üzülüyorum (Mirkelam'dan alıntı: üzüldüğüme üzülüyorum). Şizofreni belgeselinde izlemiştim, insanı şizofreniye sürükleyen şeylerden biri, büyük şehirin bu kötülüklerini bazı insanların görmezden gelememesiymiş. Öyle işte...
-The war becomes more and more brutal in Salam Pax's dairy, which unsettles me. In fact I think I'm very emotional nowadays, I'm sorry for the stray dogs, I feel sorry for children living on street, then I feel sorry for myself for feeling sorry. I watched in a schizophrenia documentary that one of schizophrenia's reason is not being able to block the negative sides of living in a big city. So....
Ok, even though it was only the second day, I didn't write anything yesterday. But people don't suppose to write everyday to their dairies right, sometimes they write it in the following morning (like me right now), or don't write at all, isn't it?
Neyse gelelim günün artıklarına:
Let's start with the ramblings:
-Bugün ekipmanlarla biraz daha oynadık, hiç sıkılmayacağım bu işten belli. Ayrıca dün kurgu da yaptım, teknoloji/alet seven yanım çok mutluydu yani.
-We played with the new equipments a little bit more, it seems like I never get tired of this. Also I made some simple editing yesterday, so my technology-geek side was quite happy.
-Akşam ailemle güzel bir gece geçirdim, gecenin en güzel yanı da bugün tatil yapacağımı öğrenmek oldu. (Saat 10'a kadar uyudum, dünya varmış!)
-I spent a nice evening with my family, and the best part of it was the news of my day-off for today! (I slept until 10!)
-Zuhal Olcay'ın yeni dizisi başlamış da benim haberim yokmuş. Aslında dizinin çekiminin başladığını biliyordum tabii, ama Star yeni yayın döneminden önce dizilerin yeni bölümlerine başlamış, bak işte bundan haberim yoktu. (Bu arada teyzemin laf arasında bunu önemsiz bir şeymiş gibi söylemesi, annemin de "ya evet bak sana söylemeyi unuttum" gibi bir tavır takınması beni sinir etti. Kimse mi bir şey söylemez yahu, benimle 5 dakika konuşan herkes Zuhal Olcay takıntımı bilir oysa ki). Diziye gelirsek, "Umut Yolcuları" dizisinde Zuhal Olcay bir polisi oynuyor. Zuhal Olcay yüzünden polis dizisi de izleyeceğim yani. (Beni 5 dakikadır tanıyan herkes polislerden nefret ettiğimi de bilir). Olsun, içinde Zuhal Olcay olan herşey güzeldir mantığıyla dün netten ilk bölümü izledim. İzlenimlere gelince, Zuhal Olcay'ı Marishka Hargitay'e benzetmeye çalışmışlar, ama güzele ne yakışmaz öyle de güzel olmuş. Yalnız kamera biraz daha atlayıp zıplarsa gözlerim yerinden çıkacak, epilepsi krizi filan geçireceğim, Ümmü Burhan'mış yönetmen (Hatırla Sevgili'nin yönetmeni), kendisinden tempoyu yüksek tutması için başka bir yol bulmasını rica ediyorum. Bir de müzik feci, hiç olmazsa CSI'ın müzikleri güzel. Sevdiğim bir yan var dizide yalnız, yine polislik mevzuları çok yapay ahlaki değerler şeklinde verilse de, çocuk bürosunda bazı şerefsiz polisler gösterilerek tüm polislerin melek olmadığı gösterilmiş en azından. (O da bir şey). Sonuçta en sevdiğim dizi olmayacak, ama Zuhal Olcay'cığım için izlenir. Bir de Yetkin Dikiciler'le süper ikili olurlar (Bu arada ah Çatısız Kadınlar ne diziydi değil mi, bence onun remake'i, spin-off'u filan çıksın)
-O.k. this part is about my favorite Turkish actress, so you won't get it even if I translate it. So...
- Mesele Zuhal Olcay olunca lafı çok uzattım tabii. Salam Pax'ın günlüğünde savaş iyice kızıştı, sinirlerim bozuluyor. Zaten bu aralar çok duygusalım sanırım, sokak köpeklerine üzülüyorum, sokak çocuklarına üzülüyorum, sonra kendime üzülüyorum (Mirkelam'dan alıntı: üzüldüğüme üzülüyorum). Şizofreni belgeselinde izlemiştim, insanı şizofreniye sürükleyen şeylerden biri, büyük şehirin bu kötülüklerini bazı insanların görmezden gelememesiymiş. Öyle işte...
-The war becomes more and more brutal in Salam Pax's dairy, which unsettles me. In fact I think I'm very emotional nowadays, I'm sorry for the stray dogs, I feel sorry for children living on street, then I feel sorry for myself for feeling sorry. I watched in a schizophrenia documentary that one of schizophrenia's reason is not being able to block the negative sides of living in a big city. So....
Sunday, August 22, 2010
It's such a perfect day....
Bu hafta inanılmaz derecede yorulmuş ve işten bunalmıştım ki, pazar günü tatil yapacağımızı öğrendim. Aslında Cumartesi de pek bir şey yapmadık, keyifliydi, ama bugün anlatmakla bitmez.
This whole week I was just tired and depressed by work, then we learned that Sunday is day-off! Actually we didn't do much Saturday either and it was kinda fun, but today was just what I needed.
Önce şunu söyleyeyim ki ,bugün değil evden, odamdan bile 3-4 kere dışarı çıktım, ama hiçbir yere gidecek halim yoktu zaten, bugün dinlenme günüydü. Bir kere 12'ye kadar uyudum. 2 kere uyandım tabii, ama zorla kendimi uyuttum ve uykudan şişmiş gözlerle kalktım. Dışarı çıkıp sigara almaya bile üşeniyordum ki, anneciğimin benim için yalnız sigara almakla kalmadığı, ayrıca buzdolabında bir cheesecake'in beni beklediğini ve dün evde var sanıp aradığım ama bulamadığım Digiturk dergisinin de alınmış olduğunu gördüm. (Anneler ne hoş insanlar değil mi?)
First, let me say that, not even I didn't leave the house today, I also only got out of my room 3-4 times. I slept until 12, of course I woke up before but just forced myself to sleep. I got up with swelled over-slept eyes and thought what an effort it takes for me to go out to get some cigarettes. Then I figured that not only mom got me a pack of cigarettes, also that a cheesecake was waiting for me in the fridge and mom got the tv-magazine that I was looking for yesterday. So I drank my coffee and figured out what to watch for the day. (How nice moms are!)
Kahve eşliğinde günün izlenecek filmlerine karar verdim, yine annemin kıyağıyla güzel bir kahvaltı çektim ve başladım izlemeye. Önce 'A Single Man', mükemmel bir filmdi, bu arada Digiturk'ün festival kanalı açması ve benim vakitsizlikten hiçbirini izleyemem çok sinirimi bozuyordu, en azından bir film izlemiş oldum.
The first film was 'A Single Man', and oh what a wonderful film it was. The only problem was that it got me a little depressed at the end.
Sonra odamı topladım, temizledim ve 'Guiletta degli Spiriti'ye daldım. Şimdi de Harry Potter, ve sonrasında biraz kitap ve yeni serilmiş çarşaflarla ve defne sabunumun kokusuyla bir uyku...
Then I did some cleaning and watched Fellini's masterpiece 'Guiletta degli Spiriti'. Now it's time for Harry Potter, a little reading and a nice sleep in clean sheets with my new bay-leaf soap's smell....
Bugün gerçek anlamda bir temizlenme günü oldu, hem odam, hem de beynimi temizledim, darısı başka pazarlara....
This day was truly about cleaning, both my room and my brain a little bit, I hope they will be more Sundays like that....
duran duran - perfect day
Yükleyen kareem93. - Son dakika haberler
This whole week I was just tired and depressed by work, then we learned that Sunday is day-off! Actually we didn't do much Saturday either and it was kinda fun, but today was just what I needed.
Önce şunu söyleyeyim ki ,bugün değil evden, odamdan bile 3-4 kere dışarı çıktım, ama hiçbir yere gidecek halim yoktu zaten, bugün dinlenme günüydü. Bir kere 12'ye kadar uyudum. 2 kere uyandım tabii, ama zorla kendimi uyuttum ve uykudan şişmiş gözlerle kalktım. Dışarı çıkıp sigara almaya bile üşeniyordum ki, anneciğimin benim için yalnız sigara almakla kalmadığı, ayrıca buzdolabında bir cheesecake'in beni beklediğini ve dün evde var sanıp aradığım ama bulamadığım Digiturk dergisinin de alınmış olduğunu gördüm. (Anneler ne hoş insanlar değil mi?)
First, let me say that, not even I didn't leave the house today, I also only got out of my room 3-4 times. I slept until 12, of course I woke up before but just forced myself to sleep. I got up with swelled over-slept eyes and thought what an effort it takes for me to go out to get some cigarettes. Then I figured that not only mom got me a pack of cigarettes, also that a cheesecake was waiting for me in the fridge and mom got the tv-magazine that I was looking for yesterday. So I drank my coffee and figured out what to watch for the day. (How nice moms are!)
Kahve eşliğinde günün izlenecek filmlerine karar verdim, yine annemin kıyağıyla güzel bir kahvaltı çektim ve başladım izlemeye. Önce 'A Single Man', mükemmel bir filmdi, bu arada Digiturk'ün festival kanalı açması ve benim vakitsizlikten hiçbirini izleyemem çok sinirimi bozuyordu, en azından bir film izlemiş oldum.
The first film was 'A Single Man', and oh what a wonderful film it was. The only problem was that it got me a little depressed at the end.
Sonra odamı topladım, temizledim ve 'Guiletta degli Spiriti'ye daldım. Şimdi de Harry Potter, ve sonrasında biraz kitap ve yeni serilmiş çarşaflarla ve defne sabunumun kokusuyla bir uyku...
Then I did some cleaning and watched Fellini's masterpiece 'Guiletta degli Spiriti'. Now it's time for Harry Potter, a little reading and a nice sleep in clean sheets with my new bay-leaf soap's smell....
Bugün gerçek anlamda bir temizlenme günü oldu, hem odam, hem de beynimi temizledim, darısı başka pazarlara....
This day was truly about cleaning, both my room and my brain a little bit, I hope they will be more Sundays like that....
duran duran - perfect day
Yükleyen kareem93. - Son dakika haberler
Sunday, August 15, 2010
The camcoder of my dreams: The Barbie Cam!/ Hayalimdeki Kamera: Barbie Kamerası!
Sonunda hayatımın kamerasını buldum, hem de 50 dolara! Üstelik bu kamera bir Barbie bebeğin içinde.... Karşınızda Barbie Video Girl!
Finally I found my dream camcoder, and it's only 50 dolars! And if it's not enough, the cam is in a Barbie Doll! Voila.... Barbie Video Girl!
Canon 7D vs. Barbie Video Girl from Brandon Bloch on Vimeo.
Of düşünsenize ne güzel belgesel çekerim ben bu bebekle:))))
Aqua - Barbie Girl
Yükleyen universalmusicsuisse. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.
Finally I found my dream camcoder, and it's only 50 dolars! And if it's not enough, the cam is in a Barbie Doll! Voila.... Barbie Video Girl!
Of düşünsenize ne güzel belgesel çekerim ben bu bebekle:))))
Think about the documentaries I can shoot with it:))))
Aqua - Barbie Girl
Yükleyen universalmusicsuisse. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.
Subscribe to:
Posts (Atom)





.jpg)





























