Kadıköy, benim çirkin orta yaşlı kadınım! Belki biraz eskimiş ya da yorgunsun, ama gülümsediğinde oluyor her şey, gençleşiyorsun güzelleşiyorsun birden, hele ki iki kadeh bir şey içtiğin (içtiğim) geceler dünyanın en güzel yerine dönüşüyorsun birden. Sen sevdiğim her şeyin bir arada toplandığı küçük, güzel ve uzak bir yersin şu anda. Sana yakın bir yerlerde kedim annemin yanına kıvrılmış uyuyor, yine oralarda bir adam umarım beni düşünüyor, sokaklarında aşıklar kavga ediyor, bazıları barışıyor, bazılarıysa şu an karşısındakine aşık oluyor. Barlarında felsefe kitapları yazılıyor, güzel kadınlarla yakışıklı adamlar birbirleriyle bakışıyor. Belki tam şu anda yağmur yağıyor, sokaklar boş, evlerde çay eşliğinde televizyon izleniyor.
Hani demiştin ya, belki biz paralel bir evrende şu anda orada bir konserdeyiz, ya da el ele sokaklarında yürüyoruz, ya da durmuş bir kedi seviyoruz... Belki biz de kaçtık o yağmurlu sokaklardan, sığındık evimize battaniyenin altında film izliyoruz... Şu anda dünyanın en güzel yeri Kadıköy olmalı o zaman, ne Paris, ne Roma, ne Viyana ama çamuruyla kalabalığıyla Kadıköy, aşkın başkenti, benim başkentim....
Bir gün biz de yürüyecek miyiz o kaldırımlarda el ele, belki hava güzel olacak Nazım'da bir kahve içeceğiz, ben Feraye'yi düşünüp üzüleceğim yine her zamanki gibi, sen belki Nazım'ın tarafını tutacaksın, illa ki kitaplara bakıp bir kitabın hayatımızı nasıl değiştirdiğini anlatacağız birbirimize, yolda kedi kovalayacağız sevelim diye, belki Moda'da bir kadeh kırmızı şarap... Ne dersin boğanın çirkinliğinden bahseder miyiz, ya da antikacılara gidip eski fotoğraflara bakar mıyız? Biliyor musun Kadıköy'e her gittiğimde muhakkak balıkçılar çarşısının orada bir durur Ermeni Kilisesi'ne bir selam çakarım, belki seninle gireriz oraya, ne dersin? Yapacak mıyız bunların hepsini gerçekten bir gün?
Şu anda Kadıköy'den dağlar denizler kadar uzakta diyorum ki, Kadıköy aşkın başkenti, aşkımın başkenti, gözümde tütüyorsun, bence senden Lille'e bir şube açmaları lazım kesin!
Bu küçük kentin içindeki kutu kadar evcikte yıllar geçirdik seninle. Bu güneşli pencerenin çiçeklerinin ardından sokağı seyreder gibi yaptık, ama hep birbirimizi seyrettik seninle. Bakışlarımı yakalarsan yüzünü çevirirdin oyun bozulmasın diye. Kahveni yudumlardım ya da gazeteye bakardın, kediyi severdin bazen de. Ama aslında bana bakardın hep gizlice.
Ben de sana baktım tüm ömrümce, yüzüne, gözünün bebeğine, kirpiklerinin gölgesine. Kahve içmeni izlemek en güzel filmden de özeldi, kediyi okşayışın en ünlü tablolardan bile değerli...
Küçücüktü, kutu kadardı evciğimiz; bir masa, bir yatak yerde, bir koltuk bir de radyo... Bir de çiçekler pencerelerinde, pembe mor, salkım şakayık... Onların ardından kente bakardık, ama aslında birbirimize baktık hep yıllarca.
Birlikte uzandığımızda yatağa, dünya dönmeyi bırakmış gibi gelirdi, zaman durmuş, sesler susmuş. Sana dokununca uyur gibi yapardım ama hep bana bakardın gizlice.
Gün geldi, mevsimler geçti, karlar yağdı küçücük evciğimizin camlarına. Dışarıya hasret kediler gibi baktık seninle pencerelerden. Dışarıya, o küçük kente. Daha büyük kentler düştü aklımıza, daha büyük hayatlar. Sana baktığımda çevirdin bakışlarını yine, oysa senin de aklına düşmüştü büyük kentler, başka yaşamlar.
Küçücük evimizin duvarları maviydi, büyük kentlerin denizlerinin mavisi. O yatak, koltuk, masa bir de radyo kondular küçük kutulara, penceredeki çiçekler soldu. Biz kalbimizde büyük hayatlar, büyük kentlere gittik. Oysa biz en çok o küçük kentin içindeki kutu kadar evcikte mutluyduk sevgilim, çiçeklerin ardından bakarken birbirimize.
Sıkıldık büyük kentlerden, büyük hayatlar yordu bizi. Bir gün kar yağarken büyük kentin canlarına, toplandı eşyalar yine, tüm bir ömür kondu bir kaç küçük kutuya. Her şey o kutu kadar eve başlamıştı çünkü biliyorduk. Şimdi yıllar sonra penceredeki çiçeklerin ardından bakarken yine gizlice, ben gözbebeklerinde tüm ömrümü seyrettim gizlice. Seninle başlayan, seninle bitecek bir ömür.
Güneşim ilk ışıkları, oda loş. Gözlerimi açma isteği ve uykunun tatlı çağrısı arasında bocalıyorum, beyaz perdelerde günün ilk ışıkları oynaşıyor. Doğruluyorum hafifçe yatakta, sabahın serini çıplak kollarımı okşuyor. Aklımda hiçbir şey olmamasına şaşırıyorum, içimin boşluğuna. Hafif soluğun geliyor kulağıma, dönüp hiçlikten bakıyorum sana. Daha bir güzelsin böyle, soğuk, donuk. Saçların yastığa dağılmış, loşlukta kara, güneş de sapsarı saçlar. Yüzün kireç beyazı, ellerin ise gölgede kalmış kömür karası. Suratında belli belirsiz bir gülümseme. Nedenini arıyorum yüzünde, bulamıyorum, rüya görüyorsun belli, ben var mıyım acaba içinde?
Hiçlikten bakıyorum sana, böyle daha güzelsin, soğuk, uzak. Kalabalıkların doldurduğu hiç gitmediğim bir Avrupa kenti gibi. Benim dışımda herkesin gezip gördüğü.
Biliyorum ki, kalksam şimdi yataktan, sen yok olacaksın, kokun bile kalmayacak. Yatıyorum yeniden, yumuyorum gözlerimi. İşte sevgilim, seninle olmak için ben her sabah sen uyanmadan ben bunları yapıyorum. Senin ise haberin bile yok. Gülümsüyorsun uykunda, rüyadasın besbelli, kalabalık bir Avrupa kentinde belki de....
Çok kötü şeyler var bu dünyada,
Bilmemek var, görmemek, anlamamak,
Koşmak var, soluksuz kalmak yine de koşmak arkana bakmaktan korkarak.
Düşmek var gecenin en karasında,
Düşmek ve kalkamamak.
Daha da kötüsü kalkmayı istememek var, isteyememek.
Düşmekle kalkmak arası bir adım yol, herkesin her gün defalarca aştığı.
O yola takatı kalmamak var.
Gözlerini yummak var, yummak ve bir daha açmamak.
Daha da fenası, tekrar açmak var gözlerini, hiçbir şey olmamış oyunu oynamak.
Unutamamak var, unutamamak ve susmak.
Çığlık atmak var, çığlık atmak ve sesi çıkmamamak.
En sevdiğinin tabutunun yanında durmak var, durmak ve okşamak.
Okşamak ama ağlayamamak.
Ağlamak ve susmamak var sonra.
En sonunda ise gözlerini yummak var, yummak ve açmamak.
Hani aşıkken ağzından çıkan her söz çok mantıklı gelir ya sevdiğinin, sanki bunca yüzyıldır hiçbir yazar, hiçbir filozofun ulaşamadığı yalınlıkla akar gerçek sevgilinin ağzından...
Aşk bitince de unutulur o gerçeklik, kenara köşeye karalanmış birkaç satır da okunmaz bir daha, hatta itinayla parçalanır, imha edilir.
Ben hala senin o sözlerine gerçeklik diyorum aradan yıllar geçmesine rağmen. ama sana söylemiyorum bunu, adını bile anmıyorum, sana bu zevki yaşatmamak için...
Hem zaten biz hiç biz olmadık ki, ben ve o, sen ve o... Sen ve ben... hiçbir zaman.
Yine de o sözler her aklıma geldiğinde, doğruluğuna bir kez daha inanıyorum, hem senin, hem sözlerinin. Sense...
Gecenin bir köründe içli şarkılar dinliyorsam senin yüzünden
Eski yeşilçam filmlerine ağlamam senin yüzünden
Yemeği de senin yüzünden yaktım
Böyle buruk buruk bakmam da senin yüzünden
Senin yüzünden vazgeçemem
Senin yüzünden gülememem
Ve senin yüzünden gidememem
Geçmişle hesabım var
Seninle bir de,
Bundan sonra başıma gelen herşey
Senin yüzünden...
Müzik artık kulaklarımı ağrıtıyor, sesi kısıp duruyorum, ama kapatmıyorum. Fiziksel acı iyi geliyor böyle zamanlarda. Gözümün önünden eski insanlar geçiyor, bir zamanlar çok önemli olmuş aşklar, unutulmuş arkadaşlar, beni unutanlar... Bazıları bana daha çok roman kahramanları gibi geliyor, uzakta, soğuk bir nefes gibi. Oradalar ama, çok uzakta değil, uzansam tutarım belki. Uzanmıyorum. Yüzümde bir şey bana ait olmayan... Geceleri niye uyur insan da, güneşin doğuşunu izlemez böyle zamanlarda anlıyorum. Peki niye uyumaz, ama yine de perdeler sımsıkı kapalı bir bilgisayar ekranına bakar?
Karanlık yanlızlığıyla yüz göz eder insanı ama, bu gece çevremde sonsuz sayıda insan var. Kimi gerçek... kimi de uydurma. Yazmak isteyip de bir türlü cesaret edemediğim romanın kahramanı uzaktan bakıyor, sitemli sesi geliyor kulaklarıma. Ararım deyip aramadığım biri şarkı söylüyor anlamadığım bir dilde. Eski bir sevgili sevişiyor hoyratça, gözleri içimi parçalıyor hala. Ben kendime yeterim, yalnız da ayağa kalkabilirim diyorum hep, ama böyle gecelerde, yorgunken, sigaradan çatallaşan sesim çıkmaz olunca öyle hissetmiyor artık insan.
Geçmişimdeki insanlar bakıyor bana, geçmişteki insanlar beni gözetliyor. Hatta gözetlemekten de öte bir şey bu, gözleriyle beni yok ediyor. Acıtmak, kanatmak istiyor, biliyorum... Her zamanki gibi kaçıyorum. Kapatıyorum gözlerimi, müzik de kapanıyor...Kapatıyorum gözlerimi, etraf kapkaranlık sessiz. Lanet martılar var sadece, lanet martılar gırtlaklarını yırtıyorlar. Sadece denize uzak oturanlara romantik gelir martılar... Deniz insanı bilir martıların ne büyük bela olduğunu.
Gözlerimi kapıyorum, müzik susuyor, martılar uçuyor sadece geçmişten...
“Eğitimsel oluşumların her aşamasında, kadın önce öğrenmek, sonra öğretmek, sonolarak da eğitimin içeriğinde söz sahibi olmak için savaşmak zorunda kalmıştır. Bu sonuncu kademede ise henüz kalıcı bir başarıya ulaşılamadı”
Gerda Lerner’in ‘The Creation of Feminist Conciousness’ (s.45) adlı kitabında sarf ettiği bu cümle, tarihte yazmaya çalışantüm kadınların karşısındaki en aşılmaz engeli kusursuz bir şekilde özetliyor. 16. yüzyıldan önce, asilzade sınıfı dışındaki çoğu kadın okumayı bile bilmiyordu. Dönemin ataerkil toplumu bu konuyu bir sorun olarak ele almadı,ne de olsa, bir kadının tüm amacı evlenmek ve çocuk doğurmaktan ibaretti, edebiyat ve siyaset gibi ‘ağır’ konular ise erkeklerin uzmanlık alanına giriyordu. Bu yüzden 16. yüzyıldan önceki dönemde sadece birkaç kadın yazar çıkabilmiştir; döneminin en önemli düşünürlerinden biri olmasının yanı sıra tarihteki ilk kadın yazar olan, ama bunun yerine isminin ‘lezbiyen’ kelimesine ilham vermesiyle tanınan Lespos’lu Sappho (M.Ö.650-M.Ö.590), Hıristiyanlık dönemininilk dramacısı olan ve Orta Çağ’da sahneye konulan ilk oyunların yazarı Gandersheim’lı Hrosvit (930-990), Papa’nın danışmanlığını da yapmış olan Bingen’li Hildegard (1098-1179), edebiyattan geçimini sağlayan ilk kadın yazar olan Christine de Pizan (1364-1430) ve 17 oyunla 13 roman yazan İngiltere’nin ilk romancısı Aphra Behn.
17. yüzyılda kadınlar, her ne kadar tuhaf karşılansalar ve “mavi çoraplılar” gibi aşağılanmalara maruz kalsalar da, ilk kez, mürebbiye olarak profesyonel iş yaşantısına girmişlerdir. Üniversiteye kabul edilmeyen ve kendini entelektüel olarak geliştirilmesine imkan verilmeyen dönemin kadını, edebiyat açısından yalnızca ‘belles lettres’ olarak bilinen edebi mektuplarla varolabilmiştir.
Tarih boyunca kadın yazarların maruz kaldığı bir diğer önemli sorun da ataerkil edebiyat çevresinin kadın yazınına karşı takındığı tavırdır. 20. yüzyıldan önce, bugün büyük ustalar olarak kabul görmüş kadınlar bile yazılarını bastıramamış-lardır; onlar için tek çözüm George Sand, Currel Bell, George Elliot ya da Brontë kardeşler gibi takma erkek adlarıyla basılmaktır. 17. yüzyıl yazarlarından Marie De Gournay’in dediği gibi:
“Özgürlük denen hadiseciddiye alınmak, entelektüel ve artistik gelişme imkanına sahip olmak ve başarıdır- kadın yazarların, adsız da olsa yayınlanmak için verdiği çabalardan pek de farkı olmayan temenniler...” (Kelly, 84)
Ataerkil sistem, erkeklerin ihtiyaçları ve görüşleri üzerine kurulmuştur; bu sisteme uygun yaşayan kadın, evde kalıp çocuk bakar. Kadının toplumdaki bu rolü, temelde iki cinsiyet arasındaki fiziksel farklılıklara dayanır. Tarih öncesi çağların kavim yaşantısında, kadın, özellikle hamile olduğunda, erkekten fiziksel olarak zayıf olduğundan bir iş bölümüne gidilmiştir; erkek avlanırken, kadın ‘ev’de tarımla uğraşır ve çocuk bakar. Bu, o çağlara göre adil bir iş bölümüdür; çünkü yerleşim merkezinin dışında görülecek işler tehlikeli ve fiziksel anlamda zorlayıcıdır, hem de bebekler kadınların sürekli bakımına muhtaçtır. Sorun bu anlayışın, iş ortamının tüm tehlikelerinin ortadan kalktığı çağlarda bile, toplumsal bir norm olarak kabul edilip, daha az baskılayıcı bir döneme geçilmiş gibi görünse de, güçlü ve değiştirilmesi zor bir gelenek olarak kadınları ezmeye devam etmesidir.
Profesyonel bir yazar olmaya çalışan kadının önce toplumda aktif bir role sahip olabilmesi gerekir. Bu yolda en büyük düşmanı ise geleneklerdir. Kadınlara profesyonel iş yaşantısına girme imkanı veren olaysa Sanayi Devrimi olmuştur. Yıllardır hiçbir sonuç elde edemeden özgürlükleri ve hakları için savaşan kadınlar, mevcut eril iş gücünün endüstriyel alandaki hızlı gelişimi karşısında yetersiz kalmasıyla, profesyonel toplum yaşamına aktif olarak katılma fırsatını elde etmişlerdir. Çok büyük bir gelişme gibi görülse de, bu yeni özgürlük ancak alt sınıf kadınları için geçerlidir. Orta sınıfa mensup bir kadının çalışmasıysa, 20. yüzyıla kadar, ancak mürebbiyelikle mümkün olabilmiştir. Her ne kadar, bu yolla bir kadın geçimini sağlayabilse de, “hiçbir iş güvencesi olmadan ve en düşük ücretle çalışmanın yanı sıra, evde hizmetçiyle aile üyesi arasında garip bir konumda yaşamak zorundadır” (Northon Anthology of English Litterature, 903)
Charlotte Brontë’nin ‘Jane Eyre’i, Viktorya İngilteresi’nin kadınlara uyguladığı baskıyı en iyi anlatan kaynaktır. Bu kitapta Brontë cinsiyetlerin eşitliğinden çok, onların benzerliklerini vurgulamak istemişse de, Jane Eyre, çoğu eleştirmen tarafından ilk feminist kitap olarak görülür. Kitap ayrıca, birinci tekil kişiyle yazılmasının tün avantajlarını kullanarak, döneminin kadınlarının duygu ve düşüncelerine ışık tutarak edebiyat tarihinde önemli bir yer kazanır. Alttaki alıntıda, Brontë toplumun kadına bakışının içinde yarattığı gelgitleri, Jane Eyre’in sesiyle ustaca dile getirir:
“Bir makine mi olduğumu düşünüyorsun? Yoksa hissiz bir mekanizma mıyım? Sence, fakir, gösterişsiz ve küçük olduğum için, aynı zamanda kalpsiz ve ruhsuz muyum? Yanılıyorsun... Benim de bir ruhum var- ve en azından seninki kadar büyük bir kalbim...- Şu anda seninle ne geleneklerin, ne de ölümlü etimin vasıtasıyla konuşuyorum... Ruhum, senin ruhuna sesleniyor; sanki ölmüşüz de, Tanrı’nın karşısında –tıpkı olması gerektiği gibi- eşit olarak duruyormuşuz gibi” (Brontë, 252)
Jane Eyre, ayrıca döneminin kadının üzerinde kurduğu baskıyı en güçlü sembolize eden kitaptır. Jane, genç bir kız olarak ilk cezasını, uzaktan akrabası olan Reedsler’de, 14 yaşındaki evin küçük beyine karşı çıktığı için alır ve ceza olarak kırmızı odaya kapatılır. Canlı bir renk olsa da, kırmızı gösterişli görünen, ama gelenekler ve cezalar vasıtasıyla kadını baskı altında tutan toplumun rengidir. Jane bu odada geçirdiği zamanda, toplumdaki düşük konumuyla yüzleşmek zorunda kalır. Yetimhanede geçirdiği zamandan sonra, mürebbiyelik yaparak toplumda kendine bir yer edinmeye çalışır. Ama çalıştığı ev; ‘kadınlarınözgürlüğünü tökezleten toplumdaki ataerkil temellerin simgesidir.’ (Allignham, 1) Thornfield malikanesi, toplumda kendine bir yer edinemeyen kadınların sığınağı gibidir; evdeki tüm kadınlar ya Jane gibi asi, ya Grace Poole gibi ayyaş, ya da Bertha Mason gibi delidir. Erkek doktorlar tarafından deli damgası yiyen Bertha, ehlileştirilmesi gereken vahşi bir hayvan gibi kilit altında tutulmalıdır. Brontë, romanda Bertha karakterini yaratarak, topluma uymayı reddeden bir kadının başına neler geleceğini gözler önüne serer; erkekler onu deli olarak görür ve topluma zarar vermesini engellemek için bir deliğe tıkarlar. Bu o dönemde sıklıkla uygulanan bir yöntemdir; bir kadın basit bir depresyon geçirdiği için, hatta yalnızca toplumun beklentilerinden biraz farklı olduğundan ömrünü kilit altında geçirmek zorunda bırakılır. Bu yolla, hem ailenin diğer üyeleri onunla uğraşmak zorunda kalmaz, hem de bu çılgın kadınlar aileleri için utanç kaynağı olmazlar. Virginia Woolf da‘Kendine Ait Bir Oda’da, aynı dönemlerde yazmaya çalışan bir kadının kaderini benzer şekilde öngörür:
“16. yüzyılda üstün bir yetenekle doğan herhangi bir kadın kuşkusuz çıldırır, kendini vurur ya da yaşamını köyün dışında bir kulübede, korkulan ve alaya alınan bir yarı cadı, yarı büyücü olarak geçirirdi. Çünkü üstün yeteneğini şiire dökmeyi denemiş bir kızın başkalarınca önüne çıkarılmış engellerin ve zorlukların altında ne kadar ezildiğini, öte taraftan kendi çelişik güdülerinin etkisinde bir o yana bir bu yana çekilip acı duyduğunu, bu yüzden beden ve ruh sağlığını bir ölçüde yitirdiğini bilmek için ruhbiliminden bir parça anlamak yeterlidir.” (Woolf, 60)
Mürebbiyelik ya da fabrika işçiliği, kadınlara ekonomik özgürlükten başka yenilikler de getirmiştir. Öncelikle, bir mürebbiye olmak için, belli bir eğitime sahip olmak gerekir, bu da 19, yüzyılın sonlarında, kadınlara önce kız enstitülerinde, sonra da kadınlara özel kolejlere giderek, neredeyse erkeklere denk bir eğitim alma imkanı tanımıştır. Bu mesleklerin kadınlara tanıdığı bir diğer yenilik ise; onlara haklarını savunmak için daha iyi bir ortam sağlamasıdır. Erkekler artık onların isteklerini tamamen görmezden gelemezler; çünkü kadınlar, ekonomi tarafından ihtiyaç duyulan üretici bireyler arasındaydılar. Sanayi Devrimi’yle birlikte, kadınlar önce ‘Fabrika Kanunu’nu(1844, 1847 ve 1850) çıkardılar, sonra da Kadın Hakları Dernekleri kurdular. Bu kuruluşların katkılarıyla, kendini erkeklerin himayesinden kurtaramayan ev kadını, 1870’deki ‘Eğitim Hakkı’ ve 1918’teki ‘Seçme Hakkı’ gibi, atalarının hayal bile edemeyecekleri haklara kavuştular.
Yine de, kadın edebiyatını ciddiye almayan ve onlara yazma ortamı tanımayan ataerkil toplum görüşü 20. yüzyılın ortalarına kadar, kadın yazarların karşısındaki en büyük engel olmaya devam etti. Bir kadın yazacak zaman bulsa ve Shakespeare kadar yetenekli olsa da, onu ciddiye alacak ve destekleyecek bir ortam bulması kolay olmuyordu. Kadınları yeteneksiz ve aptal olarak ithaf eden ve bu tezlerini kadınlar arasından hiçbir Shakespeare çıkmadığı ve çıkmayacağını söyleyerek kanıtladıklarını düşünen erkeklere yeterince katlanan Virginia Woolf, ‘Kendine Ait Bir Oda’da, Judith’i, Shakespeare’in hayali bir kız kardeş yaratır. Bu kardeş Shakespeare’e eş bir yeteneğe ve meraka sahiptir. Ama ağabeyinin aldığı eğitimi alması imkansızdır ve nadiren eline bir kitap alma fırsatı bulduğu zamanlarda, annesi tarafından bir iş verilerek kitabın başından kaldırılır. Judith de ağabeyi gibi oyun yazarı olmayı istemektedir, ama ailesi onun genç bir tüccarla evlenmesini daha yerinde bulur. Judith evlenmek yerine büyük bir şehre kaçar ve tiyatroda bir iş bulmaya çalışır. Maruz kaldığı hakaretlerden sonra, bir tiyatro sahibi tarafından kandırılır ve tek bir kelime bile yazamadan intihar eder:
“Konuşmamda sizlere Shakespeare’in kız kardeşinden söz ettim; ama onu Sir Sidney Lee’nin Şairin Yaşamı kitabında aramayın sakın. O, genç öldü ve ne yazık ki bir tek sözcük bile yazamadı. Şimdi Elephant ve Castle’ın karşısında, otobüslerin durduğu yerde yatıyor. Benim inancıma göre bu bir tek sözcük yazmayan, yolların kesiştiği yerde yatan kadın şair hâlâ yaşıyor. Benim içimde ve sizin içinizde ve bulaşık yıkayıp çocukları yatırdıkları için bu gece burada bulunamayan birçok başka kadının içinde yaşıyor. O yaşıyor, çünkü büyük ozanlar ölmez; her zaman var olmayı sürdürürler...” (Woolf, 135)
Virginia Woolf’un en önemli farkı, çoğu feminist meslektaşı gibi sadece sorunları saptamakla kalmayıp çözüm de önermesidir; ekonomik özgürlüğü olmayan kadın yazamaz; çünkü hem kendine yazacak zaman ve ortam yaratması çok zordur, hem de erkekler tarafından ciddiye alınmayacaktır. Bu kadınların yazdıkları sadece aşırı duygusal dünyasını ortaya serdiği, her türlü teknikten uzak bir günlük gibi algılanacak ve karşılığında takdir ya da beğeni yerine, yalnızca erkeklerin dudaklarındaki küçümseyici bir gülümseme alacaktır.
“Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!”
Kaynaklar
Allingham, Philip V. “Essay for English 3412”, Lakehead University, 26 March 2004
Brontë, Charlotte,“Jane Eyre”, Longman Ed. 1947
Encarta Encyclopedia
Kelly, Joan. “Early Feminist Theory and The Querelle des Femmes”, Signs, 1982
Lerner, Gerda. “The Creation of Feminist Conciousness”, Oxford University Press, 1993
“Northon Anthology of English Litterature”
Spender, Dale. “Women of Ideas and What Men Done to Them”, Pandora Press, 1982
Wilson, M. Katharina and Warnke, Frank J., “Women Litterature in the 17 thCentury”
Woolf, Virginia. “Kendine Ait Bir Oda”, Afa Yayınları, 1988
Dünya edebiyat tarihinin her döneminde karşımıza, çağının ötesinde özgür kadın figürleri çıkıyor. Bu kadınlar kendilerine biçilen kızlık-karılık-annelik rollerini aşıp bir birey olma savaşı içine giriyorlar ve sosyal rol dağılımında ‘fiziksel güç’ hilesine yenilerek ikinci plana itilen kadınlar, yüzyıllardır tutsak edildikleri ataerkil düzeyden sıyrılmaya çalışıyorlar. Her gün yanınızdan geçen binlercesi, çağlardır bu çarkın dişlileri arasında ezildiğinin farkında olmadan günlük işlerinden arda kalan zamanı da altın günleri ve pembe dizilerle öldürebilirler. Emin olun ki her çağda, kendine verilenle yetinmeyeni yeniyi, daha iyiyi arayan birkaç kadın çıkacaktır. Ama bu kadınlar erkeklerin küçümseyen vurgusuyla ‘feministlik’e soyunup, erkek olmaya öykünmüyorlar. Onlar kadınlıklarının ve bunu getirdiği zayıflıkların(doğum, bebeğe bağımlı olma vs.) benimseyerek toplumda kadın bir birey olarak var oluyorlar. Bu kadınlar yazıyor, çiziyor ve dünyaya bir düzine çocuk dışında bir miras bırakabilmek için uğraşıyor.
Yıl 1882, Londra’dayız. Victoria döneminin ünlü yazarı Sir Leslie Stephen’ın kızı Virginia Stephen(Woolf) dünyaya gözlerini açıyor. Kadının tamamen ikinci plana atıldığı Victoria İngilteresi’nde babasının özgürlükçü düşünceleri sayesinde iyi bir eğitim alan ve öyküleri yayınlanan Virginia, çağdaşlarına göre birey olma mücadelesinde oldukça öne geçmiştir. Ama yine de on üç yaşından beri tuttuğu günlüklerinde babasının yazarlığının kendi yazımını baltaladığından sık sık şikayet eder. Yani erkek yazar kadının önüne geçmiş durumda. Yedi yaşında üvey dayısı tarafından tacize uğrayan Virginia bu günden sonra cinsellikten iğreniyor ve bunu yalnızca çocuk doğurmak için katlanılması gereken bir işkence olarak görüyor, bu da onun yaşam boyu sürecek ve bazı dönemlerde onu deliliğin sınırına itecek buhranların temelini oluşturuyor. Çocuk yapma isteği de hayatı boyunca kendisinin aynı zamanda koruyucusu olmuş kocası tarafından, akıl sağlığını kötü etkileyeceği korkusuyla reddediliyor. Özellikle bu dönemden sonra Virginia kitaplarında kadınların erkek egemen dünyada ayakta kalma çabalarını yazdı ve bir çok kadın hareketinde ön sıralarda yer aldı.
Ruhsal çöküntülerini yazarlığının itici gücü olarak gören Virginia, en sonunda aklını tamamen yitirme korkusundan kaçışı ceplerine taş doldurup kendini Ouce ırmağına atmakta buldu. Kocasına bıraktığı mektupta eylemini:”Senin yaşamını berbat etmeye devam edemem. Yapabileceğim en doğru şeyi yapıyorum...” diye açıkladı. Toplumun baskısı ve ruhsal çöküntülerinin yarattığı krizlerle halüsinasyonlara uzun süre göğüs gerip yaşamla savaşan Virginia hâlâ kadın aktivistlerinin gözünde bir ilahe olma statüsünü koruyor ve kitapları hâlâ kadının bireyleşme sürecinde itici güç vazifesi görüyor.
1932 Amerikası’nda, aradan neredeyse bir asır geçmişti, ama kadınların yaşamak zorunda kaldıklarında değişen pek de bir şey olmamıştı ne yazık ki! Kadınlar artık iyi bir öğrenim görüyor, hatta öğretmenlik gibi bazı saygın mesleklerde de çalışabiliyorlardı. Ama yine de bu sözde özgürlük onları erkeklerin gölgesinde kalmaktan kurtaramıyordu. Üniversitelerde eğitim alan kadınlar ileride iyi mevkilere gelecek kocalarını partilerde utandırmayacak kültür düzeyine getiriliyor; kendilerine edebiyat, tarih, coğrafya derslerinin yanında bir kadının “öğrenmeden yaşamayacağı” zerafet dersleri veriliyordu.
İşte Sylvia Plath’ın gözlerini açtığı dünya! Babasını sekiz yaşında kaybeden Sylvia, döneminin kadın rolüne kendisini fazlasıyla kaptıran annesiyle sürekli bir çatışma içinde büyüdü. Kızının iyi bir eğitim almasına önem veren annesi, aynı zamanda ona münasip eş adayları arama derdine düşmüştü. Sylvia şiirlerinin toplumca ciddiye alınmamasını ilk annesiyle yaşadı. Bir kadının edebiyatla uğraşmasını zaman kaybı olarak değerlendiren annesi onu sıkça “mesut bir yuva kuran” akranlarıyla karşılaştırıp, babasının ölümüyle aralarında açılan uçurumu gittikçe derinleştirdi. Bütün bu anlaşmazlık ve sorunlar Sylvia’nın F.O. Connor’ın yazarlık derslerine kabul edilmemesiyle doruk noktasına ulaştı ve Sylvia uzun bir süre bir klinikte depresyon tedavisi gördükten sonra, ilk intihar girişimini gerçekleştirdi.
İçinde bulunduğu bunalımının kurtuluşu yine edebiyatta buldu ve 1953 yılında, kadınların üzerine çöreklenen baskıyı simgeleyen otobiyografik ‘Sırça Fanus’u yayınladı. 1955’te Boston Üniversitesi’nden mezun olup başarı bursuyla Cambridge Üniversitesi’ne girdi ve kısa bir süre sonra kendisi gibi bir şair olan Ted Hudges’le evlendi.
İlk başlarda iyi giden bu evlilik, kendi kitapları “kadın olduğu” gerekçesiyle basılacak editör bulunamazken kocasının kitaplarının büyük başarıya ulaşmasıyla sarsılmaya başladı. Daha sonra doğan üç çocuğuyla Sylvia artık ev işleri ve çocuk bakımından arta kalan zamanda da kocasının şiirlerini temize çekmekten kendi şiirine vakit bulamayan bir ev kadını haline geldi. Anne/özgür kadın rolleri arasında sıkışan Sylvia, sürekli bir suçluluk duygusu altında ezilmeye başladı; çocuklarıyla ilgilenmeyip yazsa da, yazmaya hiç vakit bulamasa da benliği haline gelen bu rollerden birini ihmal etmiş oluyordu. Ted Hughes’un ihanetini öğrenerek ruhsal durumu iyice bozulan Sylvia, kocasından ayrıldıktan üç ay sonra son şiir kitabı Ariel’i bitirerek, 1963 Şubatı’nda çocuklarına süt ve kurabiye bırakıp kapılarını sıkıca kapadı. Soğukkanlılıkla kapıdan içeri gaz sızmamasını sağladıktan sonra, kafasını fırına sokarak, üçüncü ve son intiharını gerçekleştirdi.
Belki de bu intiharın en acıklı yanlarından birisi; intiharından sonra Ariel’deki şiirlerin Ted Hughes tarafından tekrar düzenlenip basılmasıydı. Sylvia’dan iyi bir şair olduğuna inanan Ted Hughes, onun kararlarını hiçe sayarak şiirlerini değiştirmekte hiçbir sakınca görmemişti. Erkeğin egemenliği Sylvia’yı mezarında da rahat bırakmayacaktı anlaşılan. İşin tek rahatlatıcı yanı, bu hareketten sonra hayranlarının mezar taşındaki ‘Hughes’ soyadını silmesiydi.
Türkiye’deyse bu kadın buhranları ve bireysel arayışlarından en çok etkilenen ve edebiyat dünyasında adından en çok söz ettiren kadın kuşkusuz Nilgün Marmara’dır. Boğaziçi Üniversitesi Batı dilleri ve edebiyatı bölümü için hazırladığı bitirme tezinde Sylvia Plath’i ve intiharını derinlemesine irdeledi. (Sanatsal yaratımla intihar arasındaki bağıntı; Sylvia Plath şiirlerini ve ölümünü nasıl yaratıyor.) Bu araştırmanın da etkisiyle şiirlerinde Sylvia’nın düş ve gerçek arasındaki köprüyü yıkan üslubunu benimsedi ve bu şiirleri ölümünün ardından 1988’de ‘Daktiloya Çekilmiş Şiirler’ adıyla yayınlandı. (Yani bir sanatçı daha, alışık olduğumuz gibi ancak ölümüyle adından söz ettirebildi.)
1987 yılında kendini evinin balkonundan atan Marmara’nın ardından gelen polemiklerin ardı arkası kesilmedi. Kimi Sylvia Plath’in onun intihara sürüklediğini söyledi, kimi şuçu kocasına, kimi de dostu Ece Ayhan’a attı. Ama bir çoğu bu dedikodularla o kadar meşgullerdi ki, bu arada onun şairliğini anmayı unutuverdiler! Belki de Nilgün önceden görmüştü bu ikiyüzlülüklerin hepsini de günlüğüne aşağıdaki satırları ondan yazmıştı:
“Geliyorlar bu evde doğan yeni bir ölümü görmeye; koşarak, düşe kalka yuvarlanarak, sürünerek... Nasıl olursa olsun; görmek için bu eski dostlarının yeni cesetlerini ve göstermek için kendi dirimlerinin kıvılcımlarını-geliyorlar! Uyuyan arzunun düşün imgelemenin anlağın belleğin leş kokularını duymaya geliyorlar. Ölüm sessizliği, toz ve küf kokan evden ayrıldıklarına seviniyorlar canlıyız diye...”
Kaynaklar:
Edebiyat ve İntihar, Adem Eyüp Yılmaz Sırça Fanus, Sylvia Plath Sylvia Plath’in günlükleri Kırmızı Kahverengi Defter, Nilgün Marmara Daktiloya Çekilmiş Şiirler, Nilgün Marmara
-Her şeyin ömrü bu kadar azken yüzyıllar nasıl kalıcı olabilir ki? Hem kim ne yapsın ki o basit yaşantıları?
-Maskelerin yıpranmış görünüyor, dikkat et! İçindeki canavarı dışarı salmak üzeresin!
-Hangi canavardan bahsediyorsun sen? Yoksa bu da beni kırmak için yarattığın yeni bir bahane mi?
-Ben miyim bu ilişkide bir şeyleri kıran? O kadar sakarca sevdin ki beni.....
-Şimdi de sana rahatsızlık vermeye başladım yani?
-Rahatsızlık mı? Ruhumu parçalaman sana yetmediğinde onu rüzgara savurdun. Artık parçaları toplamam imkansız... Elimde kalan azıcık hayatla kendime bir koza örmeliyim.
-Ne çıkabilir ki o kozadan bu saatten sonra?
-Gencecik bir kelebek!
-Yanımda kalmaktansa tek günlük bir yaşamı tercih ediyorsun demek.
-Ne kadar yanılıyorsun! Sana söylemiştim, ömür saat yelkovanıyla ölçülmez. Ve evet, tek günlük özgürlüğü ebedi esarete tercih ediyorum.
-Gidiyorsun yani...
-Beni burada tutan bir şey kaldı mı?
Kadın öfkeyle ayağa kalktı.
-Ben aklından silineli kaç hafta oldu söylesene?
-Kendini maskenle tanıttığına göre onu korumasını bilmeliydin.
-Beni çırılçıplak bırakacağını bilemedim. Hem ne kadar korkunç olabilir ki maskemin altındaki?
-Bütün güzelliğini solduran bencilliğin ve yıllardır özenle öldürdüğün sevme yetim.
-Her insanda bencillik var. Bu, doğamızdan gelir ve yok edilemez!
-Yaşadığımız her şeyin adına bu kadar küçültme kendini, bu bahaneler sence de fazla alışılmış değil mi? O bencilliğini yok edemeden başka birini sevmeyi nasıl umuyorsun?
-Herkes biraz birbirine benzer. Bunu nasıl reddedebilirsin?
-Cevaplarının hepsi yeni sorular doğuruyor, hiçbir yere varılmayacak böyle anlaşıldı. Artık geldiğimiz yeri bire göremiyorum, o kadar uzaklaşmışız ki birbirimizden.
-Yani en iyisi gitmek...
Böylece kadın yeni yıldızlar bulmaya yola çıkarken sonsuzluğun ateşinden iki ruh daha eksildi....
Şu ana kadar karşılaştığımız biyografik Hollywood filmlerinin çoğu aynı şekilde eleştirilmiştir; ”Yazarın hayatını medyatikleştirerek eserlerini arka plana düşürüyor” Şu anda isebu tartışma Eylül ayında Türkiye’de de vizyona giren “Sylvia”filmi yüzünden yeniden gündemde.
Birçok derginin yanı sıra, internetteki forumlar ve bireysel siteler de “Sylvia” filmininPlath’ın hayatını tek yönlü ve yanlış aktardığını gösteren yorumlarla dolu. Bu da gayet normal çünkü film iddia edildiği gibi Sylvia Plath’ın hayatı üzerine değil, onun intihar eylemi ve bunun özellikle Amerikan edebiyat dünyasında da yıllardır tartışılan nedenleri üzerine kurulu. Filmin başlangıcı da Sylvia Plath’in 2. intihar demesiyle ve en ses getiren şiiri “Lady Lazarus”tan bir alıntıyla başlıyor: ”Ölmek /Herşey gibi, bir sanattır/ Bu konuda yoktur üstüme....”Buradan da anlayabileceğimiz gibi Sylvia Plath bir kere intihar etmez. Başarılı olan son denemesiyle beraber üç kez intiharı denemiştir , Sylvia’nın ”Lady Lazarus”ta da dediği gibi “on yılda bir”. Yani ilk iki intihar denemesi Ted Hughes’le tanışmasından çok öncedir ve sadece bu bilginin ışığında bile intiharının tek nedeninin kocası Ted Hughes’un onu aldatması olduğunu söylemenin yanlış olduğu anlaşılır. Sylvia Plath’ın , ya da herhangi birinin, intiharının nedenini araştırmak için, onun başından geçen olayları bilmek yetmez; çünkü her ne kadar bu olayların intihar eylemine karar vermekteki etkisi yadsınamaz olsa da, asıl önemli olan nokta, o insanın bunu nasıl algıladığı, hisleri ve düşünceleridir. Bu noktada Sylvia Plath’ın kocasının onu aldattığını bilmek neden ölmek istediğini anlamak için yeterli değildir. Bunu anlamak için önce onun eserlerine ve kendisini nasıl ifade ettiğine bakmamız gerekir:
Sylvia Plath ilk intihar denemesini 10 yaşındayken gerçekleştirmiştir, ama o bile bunu ciddi bir deneme olarak görmez; çünkü “Lady Lazarus”ta da anlattığı gibi bu kaza sonucudur. İkinci intihar denemesi ise Boston Smith College’da okuduğu yıllardadır. Okulun çalışkan, sevimliyazar adayıdır Sylvia, o yıllarda aynı zamanda bir derginin editörlüğünü de yapar. Neşeli ve yaratıcı olarak nitelendirilen genç Sylvia, F.O.Connor tarafından düzenlenen yazarlık derslerine kabul edilmeyince depresyona girer ve bir süre terapiye devam ettikten sonra uyku haplarıyla intihar eder. Daha sonra 1953 yılında ilk kitabı Sırça Fanus(Bell Jar)’u yayınlatır.Bu kitap mevcut sistemin altında ezilen kadınlarla ilgilidir ve kitaba adını veren “Sırça Fanus” kadınları içine hapseden ters çevrilmiş bir kavanozdur. Bu kitap sayesinde de anlaşılabileceği gibi, Sylvia Plath’i hayatı boyunca en çok rahatsız eden öğe, 1950’lerin Amerika’sının kadınları “eş”ve “anne”olarak kabul ettiği ve onların bireyselliklerini ret ettiği bakış açısıdır. Çünkü Sylvia yazdıkları ve kimliğiyle varolmak ister, birinin annesi ya da karısı olarak değil. Bu duygularını sık sık tuttuğu günlüklere yazar ve bu günlükler de yazarın ölümünden sonra “Sylvia Plath’ın günceleri” adı altında yayınlanır. Yine bu güncelerde Mayıs 1952’de bu görüşe tepkisini yazar: ”Nasıl bir rol oynamayı tasarladığımı sorduklarında, şöyle diyorum ’Rol’le ne anlatmak istiyorsunuz? Evlenince bir role bürünmeyi düşünmüyorum -zeki, olgun bir insan olarak yaşamayı sürdürmek, büyümek, gelişmek, öğrenmek istiyorum; her zaman yaptığım gibi...” Sylvia hayatının daha birçok yerinde bu cinsiyet ayrımcılığıyla karşılaşacak ve özellikle bazı dönemler bundan oldukça bunalacaktır. O dönemde erkeklerin tekelinde sayılan edebiyata el atması ve bu dünyada varolma savaşı onu intiharına götüren bunalımlı yolun esas nedeni haline gelecektir. Sylvia’nın uzun süredir intiharı düşündüğünü, en yakın arkadaşı Anne Sexton’ın o öldükten sonraki şiirinden de anlayabiliriz: Hırsız’/Nasıl bir başına/Çekip gidebildin/Uzun zamandır arzuladığımız ölüme....Sylvia uzun süredir ölümü düşünüyordu ama bunu gerçekleştirmesi ancak Ted’in onu terk etmesinden üç ay sonra olabildi.Çünkü Ted gittiğinde hissettiği öfke ve mutsuzluk içinde duramayacak kadar büyüktü ve bu üç ay içinde tam 41 şiir yazdı, kafasındaki kitabı Ariel’i bitirdi ve yaşamak için kendine bulduğu anlamlardan birini daha tüketti. Çocuklarına hazırladığı sabah kahvaltısını odalarına bıraktı, özenle çocuk odasının kapı ve pencerelerini gaz girmesin diye bantladı, kafasını fırının içine soktu ve öldü. Bu eylem anlaşılacağı gibi anlık değildi, önceden özenle planlanmış, belki de hayatına yayılmış bir intihardı. Kocasının onu aldatması ve terk etmesi de bu kararda rol oynamıştır elbette ama bu aldatma hikayesine biçilebilecek en önemli rol “bardağı taşıran son damla” olabilir. Çünkü Sylvia bir bireydi ve işte bu yüzden Ted’in onu bırakıp gitmesi herşeyin bitmesi anlamına gelmiyordu. Tıpkı Ted’in onun hayatındaki herşey olmadığı gibi.
Filme baktığımızda ise bunun tam tersi bir izlenim ediniyoruz ve belki de filmin en vahim tarafı bu. Çünkü film Sylvia’nın Ted’le tanışmasıyla ve evlenmesiyle başlıyor. Oysa onun okul yılları ve Ted’le tanışmadan 3 yıl önce yayınladığı “Sırça Fanus” Sylvia için hayatının asıl dönüm noktası olmuştur; bu yıllar onun yazarlık kimliğinin oluşmaya başlamadığı yıllar olmasının yanı sıra, kafasında intihar fikrinin yerleşmeye başladığı yıllardır. Çünkü Sylvia ilk bu yıllarda kendisine biçilmiş rolleri tam olarak fark eder ve bunlara karşı duruşunu belli eder. Filmin bütününe baktığımızda aynı havanın devam ettiğini görüyoruz, genç şair Ted Hughes daha sonra Kraliyet şairi kabul edeceği yolda ilerlerken Sylvia Plath onun yardımcısı ve eşi konumundan öteye gitmez. Sylvia’nın kocasının gölgesinde yaşamak zorunda kaldığı doğrudur ama aynı zamanda Slyvia bir bireydir ve kendi kimliğini (yazar/kadın)savunmak için savaşım içindedir. Filmde bunun gösterilmemesi ise tamamen filmin amacıyla örtüşüyor; “Sylvia Plath acizdir” Oysa Sylvia özgürlüğünü savunmak için savaşan bir savaşçıdır, sonu ölüm olsa bile. Onun ölümü, esaret altında yaşamaktansa ölmek yürekliliğini gösteren askerlerin ölümüdür, aciz bir insanın son çaresi değil. Hollywood’a göreyse bunun nedeni gayet basittir;”Kadınlar güçsüzdür ve yanında bir erkek olmadan yaşayamazlar” Her ne kadar Amerika dünyanın en serbest ülkesi kabul edilse de bu görüş gizliden gizliye hala sürmektedir ve gördüğümüz gibi Hollywood bu fikre uygun bir materyali elinden kaçırmaz. Bir insan hayatını istediği gibi;tek boyutlu olarak alma imtiyazını kendisinde görür ve bu insanın hayatından kendi görüşlerini ispatlamaya çalışır. İşte bu yüzdendir ki filmde Sylvia ya kıskançlık krizi geçirirken, ya yazmaya çalışır ama başaramazken yada bunalımda gösterilir. Bu anlarda da kocası her zaman yanı başında ona destek olmaktadır. Yazması için ısrar eder,yazılarını tanıdıklara okutur.....Ama unutmamak gerekir ki Sylvia Plath’in en önemli iki eseri “Sırça Fanus” ve “Ariel”adıyla topladığı şiirler Ted onun yanında yokken yazılmıştır.
Hollywood’un Sylvia Plath’ın intiharının nedenine bakış açısı gayet belirgin. Ted Hughes’a göreyse bunun nedeni ne hissettiği esaret duygusu ne de kendisinin onu aldatıp terketmesi. Ona göre neden gayet basit;aldığı yanlış haplar. Plath hayranlarınınsa onunla aynı görüşte olmadığını mezar taşından önce Hughes soyadını kazıyıp, daha sonra mezar taşını “Sylvia Plath”yazan yenisiyle değiştirmesinden anlamak mümkün. Zaten yanlış ilacın bir bahaneden başka bir şey olmadığını anlamak için Ted Hughes’un Sylvia’nın ölümünden 35 yıl sonra yayınladığı “Doğumgünü mektupları”na bakmak yeterli .Bu kitaptaki 88 şiir ,Sylvia’yla tanıştıkları andan itibaren yaşadıklarını inceler. Önsözüyse Sylvia Plath’in kişiliğiyle ilgili önemli ipuçları veriyor bize: ”Altı yıl her günü onunla geçirmeme,.çok seyrek olarak, ondan iki ya da üç saatten fazla ayrı kalmama karşın, onun gerçek kendisini hiçbir zaman kimseye gösterdiğini görmedim -belki de yaşamının son üç ayı dışında” Edebiyatçıların bunu bir günah çıkarma olarak görmesinin iki nedeni var; içeriği ve Ted Hughes’un kitabı yayınladıktan kısa bir süre sonra kanserden ölmesi.
Bir hata işledim ve onu kalbinden bıçakladım.Şu anda yerde yatıyor ama ölmedi biliyorum.Hem kan da yok yerde.Şimdi birden geldi aklıma;kalbi yok ki onun,ne işe yarar onu kalbinden bıçaklamak.O kadar çömez,o kadar beceriksizim ki bu oyunda kestiremedim,sezemedim bunun ona bir zararı dokunmayacağını. -------------------------------------------------------------- N’olur bağışla beni,ne olur affet hayat,yine mahvettim her şeyi.Ama her yaratılanın bir zayıf yanı yok mudur?Öyleyse onun da zayıf bir yanı olmalı. Hani bir film vardı hatırlar mısın;uzaylılar gözlerinden ölüyordu,Achilles de tandonundan.Ama ey sevgisiz hayat,söyle bana bu karşıma çıkardığın,bu ne olduğunu bile anlayamadığımın zayıflığının ne olduğunu.Yardım et bana,bir seferlik olsun yardım et çünkü kazanmalıyım bu oyunda. Hayatta ilk kez hırsla dolu içim;çünkü eğer ben beceremezsem onu öldürmeyi,o beni yok edecek biliyorum.Yavaş yavaş.....Hem içimde ışıldayan güneşi bile sönükleştirdi bu susmayan sessizlik. ------------------------------------------------------------ Belki de onu karnından bıçaklarsam ölür her yaratık gibi ne dersin? ------------------------------------------------------------- Yine olmadı.Yine yanıldım.Şu anda karşımda 15 yerinden bıçaklanmış bir şekilsiz, tanımlanamaz yatıyor ve yine tek bir damla bile kan yok halının üstünde.Sanki ölecekmiş de halıyı kirletmesin diye kendini tutuyormuş gibi geldi bana şimdi.Dışarı bahçeye çıkarayım ben onu en iyisi.Orada gönül rahatlığıyla kanayabilir,toprak emer,doğa yok eder her şeyi nasılsa. --------------------------------------------------------------- Hissediyorum onun da bir zayıf yanı var,çok yakında o da kapayacak gözlerini bu dünyaya.Ama ya yaşamıyorsa ne olacak o zaman,nasıl ölür ki yaşamayan bir şey? ---------------------------------------------------------------- Bu sefer de başarısız olmayacağım, zaten öyle bir şansım da yok.Bıçağı vücudundaki her yerine batırıp çıkarıyorum o tanımsız yaratığın,ama nafile.Bıçak girmedi bile içine,bıçağı batırmayı denediğimde,bir gölge olup dağıldı etrafa.Sevindim önce öldü diye ama şimdi de içime girdi o uğursuz.Bir tahta kurusu gibi yavaş yavaş kemiriyor içimi, bağırsağımı, karaciğerimi... Bütün organlarımı yiye yiye içimde geziniyor.
Onu yok edemediğime göre, kendimi yok edersem o da yok olur; içimde yaşadığına göre. Kalbime ulaşmadan yok etmeliyim onu, öldükten sonra bile bir kalbim olsun istiyorum; yoksa onun gibi soğuk, siyah bir yaratığa dönüşür cansız bedenim.
Şakağıma dayanan şu kabzanın soğukluğuyla acının kızgın sıcaklığı ne kadar farklı birbirinden değil mi? İroni mi derler buna bilmem ama, ben öldükçe daha da artıyor içimdeki o lanet suret ve zavallı ben, içimdeki o uğursuzdan kurtulamadan ölüyorum.Ama söyleyin bana nereden geldi bu öldürme isteği, neden yaptılar,nasıl bu kadar canımı yaktılar ki tutamadım,öldüremedim bu kendini bilmez inadı.
Samanyolu’nun dibinde, kolay bulunamayacak bir yerde küçük bir yıldız varmış yüzyıllar önce sönen. Gökyüzünde öyle önemsizce parlarken ne oldu bilinmez, birdenbire yeryüzüne kaymış, üç yaşından gün almış küçük bir erkek çocuğunun gözlerine.
Oğlan eve dönünce annesi ona neden bu kadar mutlu göründüğünü sormuş; çocuk da hiç gökkuşağı görmemiş kuytu ülkelerin dilinde annesine yıldızı anlatmış, ama kimseye inandıramamış.
Derken büyümüş kara gözlü küçük oğlan, yeşermiş. Tam çiçek açacakmış ki, gözünde parıltı olan bir sürü adam sarmış çevresini. Ama bu parıltıları yayanın gökyüzünden kayan küçük yıldızlar olmadığı belliymiş, bunu herkes fark edebilirmiş; siyah soğuk parıltılarmış bu adamların gözlerindekiler; sanki bir alevin gölgesi bütün gözlerini sarmış gibiymiş. Gözlerindeki ateş ellerine düşmüş; balta olmuş, silah olmuş. Silah ölüm kırmızısı kan olmuş; can almış.
Geceden de siyah bir gölge de çoktan unutulmuş diyarlardan birinin üstüne çökmüş; savaş olmuş. Bulutlanmış birden gökyüzü; her zaman görünen yıldızlar bile görünmez olmuş.
Bir hırs birinin eline düşmüş; öldürmüş, gözleri geceden de kara çocuğu yere savurmuş, yıldızını söndürmüş. Kan kırmızısı yağmurun ardından ilk kez gökkuşağıyla ışıldamış tanınmamış iklimlerden biri; kara gözlü çocuğun onu görmesine izin verilmemiş. Gözlerindeki ufacık bir parıltı, elindeki bir ekmek kırıntısı tüm insanların öfkesini üzerine çekmiş ve neredeyse çiçek verecek olan oğlan kaparken gözlerini, yüzlerce yıl önce sönen yıldız son kez sönmüş, çırpınmaya bile zaman bulamadan.