Tuesday, February 21, 2012

Kadıköy


Kadıköy, benim çirkin orta yaşlı kadınım! Belki biraz eskimiş ya da yorgunsun, ama gülümsediğinde oluyor her şey, gençleşiyorsun güzelleşiyorsun birden, hele ki iki kadeh bir şey içtiğin (içtiğim) geceler dünyanın en güzel yerine dönüşüyorsun birden. Sen sevdiğim her şeyin bir arada toplandığı küçük, güzel ve uzak bir yersin şu anda. Sana yakın bir yerlerde kedim annemin yanına kıvrılmış uyuyor, yine oralarda bir adam umarım beni düşünüyor, sokaklarında aşıklar kavga ediyor, bazıları barışıyor, bazılarıysa şu an karşısındakine aşık oluyor. Barlarında felsefe kitapları yazılıyor, güzel kadınlarla yakışıklı adamlar birbirleriyle bakışıyor. Belki tam şu anda yağmur yağıyor, sokaklar boş, evlerde çay eşliğinde televizyon izleniyor.

Hani demiştin ya, belki biz paralel bir evrende şu anda orada bir konserdeyiz, ya da el ele sokaklarında yürüyoruz, ya da durmuş bir kedi seviyoruz... Belki biz de kaçtık o yağmurlu sokaklardan, sığındık evimize battaniyenin altında film izliyoruz... Şu anda dünyanın en güzel yeri Kadıköy olmalı o zaman, ne Paris, ne Roma, ne Viyana ama çamuruyla kalabalığıyla Kadıköy, aşkın başkenti, benim başkentim....


Bir gün biz de yürüyecek miyiz o kaldırımlarda el ele, belki hava güzel olacak Nazım'da bir kahve içeceğiz, ben Feraye'yi düşünüp üzüleceğim yine her zamanki gibi, sen belki Nazım'ın tarafını tutacaksın, illa ki kitaplara bakıp bir kitabın hayatımızı nasıl değiştirdiğini anlatacağız birbirimize, yolda kedi kovalayacağız sevelim diye, belki Moda'da bir kadeh kırmızı şarap... Ne dersin boğanın çirkinliğinden bahseder miyiz, ya da antikacılara gidip eski fotoğraflara bakar mıyız? Biliyor musun Kadıköy'e her gittiğimde muhakkak balıkçılar çarşısının orada bir durur Ermeni Kilisesi'ne bir selam çakarım, belki seninle gireriz oraya, ne dersin? Yapacak mıyız bunların hepsini gerçekten bir gün?

Şu anda Kadıköy'den dağlar denizler kadar uzakta diyorum ki, Kadıköy aşkın başkenti, aşkımın başkenti, gözümde tütüyorsun, bence senden Lille'e bir şube açmaları lazım kesin!

Saturday, January 28, 2012

My little prison/Küçük hapisanem

We are in the winter, the weather is horrible, we didn't see the sun in Villeneuve for a week now, to sum it up the situation doesn't look very bright from here (and on top of all that there is a rumor that snow is coming next week). In the meantime, let me introduce you my 9 quad-meters prison cell, to tell you the truth, mine is pretty good comparing to some ugly old, depressive places they call dormitories, so I won't complain much about it. "But it's not depressive at all, in fact I decorated it in a very cute way". Here is the small box that I call home:

Mevsim kış, hava soğuk, Villeuve'e bir haftadır güneş uğramadı, velhasıl gidişler kötü (haftaya kar geleceği söylentisi de var bir de yetmezmiş gibi). Bu arada ben size 9 metrakarelik hapisanemi tanıtayım, yine benim yurt odam insaflı, çok depresif, çok korkunç yurt odaları da var biliyorum o yüzden çok söylenmeyeceğim. "Yok ben şirin yaptım odamı canım ne depresifi". İşte benim minik kutum:


Postcards and photos of Leo beside the bed, that's what I call home! (almost). And let's not forget the friendly giraffe Raymonde!


Kartpostallar ve Leo köşesi :) Tabii ki şeker zürafamsı Raymonde'u da unutmamak gerek.



Yes, that is all of the room, start thinking small :)


İşte oda dediğim şey bu kadarcık bir kutu aslında.


More postcards and facebook open as always.


Daha fazla kartpostal ve bilgisayarda her zamanki gibi facebook.

Thursday, January 19, 2012

Kardeşimsin Hrant!


Olanlar o kadar adaletsiz, o kadar korkutucu ki hiçbir şey yazasım yok, biliyorum ki yazdığım hiçbir şey ne sonucu değiştirecek, ne de Dink'in sevenlerinin içine biraz su serpecek. Ama yine biliyorum ki yazmamak ondan da kötü. Şu kesin ki, Türkiye'de insanlar ne kadar ırkçı, ayrımcı olursa olsun, bugün o meydanda yürüyen onbinlerce kişinin ırk, dil, din ayrımı yoktu. O yüzden inadına kardeşimsin Hrant, babamsın, abimsin, arkadaşımsın, dostumsun...


19 Ocak 2012

Not: Anlatmak istediğim her şeyi Erhan benden bin kat daha iyi anlatmış, o yüzden izleyin, izletin...

Wednesday, January 11, 2012

Musical Wednesdays/Müzikli Çarşambalar 1Song3Interpretations

After a long break here we are with 'Musical Wednesdays'. This week I'll give you 3 interpretations of an Etta James' song "Something's Got a Hold on Me". The first is of course by the goddess named Etta, the second is one of my favorite singers Beth Hart and the third interpretation was prepared for the movie Burlesque and sang by Christina Aguilera. My favorite is the version by Beth Hart even though Etta James is awesome as always and I cannot skip to say that although Christina has a powerful wonderful voice, she needs to cut the shouting a little bit, but the decision is yours, which one is your favorite?

Uzun bir aradan sonra bu hafta 'Müzikli Çarşambalar'da Etta James'in "Something's Got a Hold on Me' ve 3 versiyonu var, ilki bizzat tanrıça Etta'nın kendisinden, ikincisi kalbimin kraliçesi Beth Hart'tan, üçüncüsü de 'Burlesque' filminden Christina Aguilera hatundan. Ne yalan söyleyeyim üçü de çok başarılı olsa da ben en çok Beth'in yorumunu sevdim, bir de Christina biraz daha az bağırmayı öğrenmeli sanki, ama karar sizin....





Tuesday, January 10, 2012

A long overdue update/Çok gecikmiş bir n'apıyor bu kadın yazısı

What is she up to? Where did she go in Lille? What is happening? It's a bit true in fact, I disappeared from the blogosphere, the classes, travels, new people to meet kept me from writing to my blog, I made long lists on what to write to the blog and didn't write any, so here is a small update to you.

N'apıyor bu kadın? Lille'e gitti kayıplara mı karıştı? Neler oluyor? Aslında biraz doğru, gittim ders, gezme tozma, yeni insanlar derken bloga yazayım dediklerim çığ gibi büyüdü de hiçbir şey yazılamadan öyle kaldı. Bu yazı özetler gibi olsun, uzun uzun hem de fotoğraflı bir "Napıyor Bu Kadın?" serisi yapabilirim.

For example I'm living in a place like this (sort of):


Misal böyle bir yerde yaşıyorum (sayılır):






I said sort of because in fact where I live is called Villeneuve d'Ascq, it's a small city right outside of Lille, but Villeneuve with other cities around is in Lille Metropole, so I sort of live in Lille... (Yes, french people have a tendency to complicate things).


Sayılır diyorum çünkü aslında ben Lille'in yanındaki Villeneuve d'Ascq isimli yerde yaşıyorum, fakat Lille'in çevresindeki bir sürü şehir Lille metropolü içinde sayıldığı için Lille'de yaşıyorum da denebilir... (Bu Fransızlar hayatı karmaşık hale getirmeye bayılıyorlar sanki?)

And this is Villeneuve:


Burası da Villeneuve:





For some reason, I deleted the photos of my little tiny room, I'll add it asap (I have to add that I also have the smallest bathroom which I pray for everyday, I saw awful places called dormitories, so I cannot complain much about mine). But since I'm living for the first time in a dorm room, it's still something strange, thank god I live alone in the room or I would seriously loose my mind by now.

Minicik küçücük içi dolu fıçıcık odamın fotoğraflarını silmişim nedense, onlar size borcum olsun (bir de ultra mini banyom var ki o var diye her gün dua ediyorum valla, insanlar yurt diye ne kötü yerlerde yaşıyorlar benimki yine en iyi yurt). Ama hayatımda ilk defa bir yurtta kalıyorum şu yaşımda, allahtan tek yaşıyorum yoksa kafayı yerdim garanti.

And these are where I travel to:


Böyle yerlerde geziyorum bir de:




Brussels


Brüksel



Boulogne


Boulogne





Prague


Prag

I eat stuff like that:


Böyle şeyler yiyorum:




And I look like that :


Bir de bu aralar böyle görünüyorum:



End of the summary.


Özetler bitti...

Friday, October 14, 2011

Blues and Beth Hart

I know I have not write much on the blog since I came to Lille. All is well and an update will come soon, but I just can't resist to share this voice in the meantime...

Lille'e geldiğimden beri bloga çok yazmadığımın farkındayım, yakında bir şeyler yazmayı umuyorum, ama bu arada bu sesi paylaşmadan duramadım.




an a live performance/ canlı konser kaydı:

Friday, October 7, 2011

Heroes of the 21th century/ 21. Yüzyılın Kahramanları

Steve Jobs'ın ölümüyle yine kendimi jenerasyonunu eleştiren kıl kişi pozisyonunda buluyorum (ki facebooktan dolaylı olarak kıl diye anıldım, o derece), ama Steve Jobs'a yakılan ağıtlar beni gerçekten deli ediyor, o yüzden dayanamıyorum ve yine içimdekini kusmak için bu blogu kullanıyorum.

Evet Mac çok iyi bir bilgisayar, evet Iphone eğlenceli bir şey, Ipad şık gözüküyor, hepsine tamam da bunlar sadece oldukça pahalı elektronik oyuncaklar. Şimdi olay ne bunları yaratan adam ölmüş, allah rahmet eylesin tamam. Ama bu ağıtlar nedir, neredeyse yas ilan edeceğiz adamın arkasından. "Büyük deha Steve Jobs'un ölümüyle artık dünya daha kötü bir yer" (!!). Öyle mi gerçekten, diyelim ki mac'ler dünyanın güzelleştiriyor, sanıyor musunuz ki adam ölünce mac'ler ortadan kalkacak, yeni Iphone çıkmayacak. Yoo, o çok uluslu şirkette Steve Jobs gibi 50 tane deha daha var, onlar üretecek, biz tüketeceğiz (ki açıkçası son dönem Iphone'lar Steve Jobs'ın elinden mi çıkıyordu emin de değilim.)

Sorun bu da değil aslında, sorun şu ki, şimdi insanlar çıkmış "Steve Jobs benim kahramanımdı" diyorlar, bir Ceo'yu kahraman olarak belirleyebiliyorlar. Bugün ki kahramanlarımız ceolar, şarkıcılar, oyuncular, modacılar; kendini "marka"ya çevirmiş insanlar. Bir kahraman illa politikacı/asker olmak zorunda değil elbette, ama insanlık için bir şey yapmış, bir şey kurtarmış, ya da en azından kurtarmaya çalışmış, olmalı.

Çok değil biraz geriye gidip 20. yüzyılın kahramanlarına bakarsak; Ghandi, Nelson Mandela,Dalai Lama, Che Guevera, Fidel Castro, Salvador Allende ...(aklıma ilk gelenler), ya da sanatın içinden Neil Amstrong, Joan Baez, John Lennon, Alice Walker, Edward Said ve daha nicesinin bir derdi vardı. Şimdi 21. yüzyıl kahramanı olarak karşıma Steve Jobs, Will Gates, Mark Zukerberg, Oprah gibi kişiler çıkarılınca kimse beni kıllıkla suçlamasın ben buna sinirleniyorum. Ve bugün bin çeşit sosyal medya marifetiyle dünyanın bilincini şekillendiren ve insanlara yol gösteren kişilerin artık Oprah ve Obama gibi şaklabanlar olması beni hem sinirlendiriyor, hem de korkutuyor. Evet kapitalizmin yarattığı güzel paketler içindeki bu insanlar çok çekiciler, fakat bunları kahraman olarak alan bir jenerasyonun gideceği yere gitmeyi ben reddediyorum. (Diyorum ve kıllığıma şimdilik ara veriyorum, alınan alınsın darılan darılsın!)

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails