I know that since I went to France for my master's degree, this blog had suffered a lot, but now that the dissertation thesis is written, the France is left and even a biiig vacation of one month in the beach is over, it is time for the Daughter of God and Alexandre Dumas to come back. This coming back may be slow, because there are tons of books that I read, lots of movies I saw and lots of places I visited in the meanwhile and everyone of them (well, more realistically most of them) will soon be on the blog. But for now, I want to apologize with a Wes Anderson short that I love a lot.
Malum ben Fransa'ya gittim, buralar ıssız kaldı, ama tez bitti, master'lı olundu, hatta bir aylık kocccaman bir Bodrum tatili bile yapıldı. Derim ki artık iyiden iyiye geri dönme vaktidir, hem İstanbul'a ve "gerçek" hayata hem de bloga. Dönüş biraz yavaş olacak, bu arada okunan kitaplar, görülen filmler, gezilen yerler birikti malum, hepsi de yavaş yavaş blogda yerini alacak. Şimdilik bu yazı size çok sevdiğim bir Wes Anderson kısasıyla özür dileme yazısı olsun sevgili okur, her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan (ve hala bu bloga bakıyorsan).
Kib, öptüm, bye...
Hotel Chevalier from Roberto Wong on Vimeo.
Copyright belongs to Wes Anderson and not me (I wish!)
Tuesday, August 28, 2012
Thursday, July 12, 2012
Mao Mao
I cannot believe how I didn't already put this catchy weird song in my blog yet, but here is the song that I listened 20 times a day when I was writing my dissertation on Godard, Mao Mao with the montage sequence from the La Chinoise (one of his best films btw) of Godard. I'm sorry if it stays in your head for days too, but I just cannot resist to put it here.
Bu şarkıyı hala bu bloga koymadığıma inanamıyorum, çünkü kendisini tez yazarken günde en az 20 kere dinlemeden günüm iyi gitmiyordu. Mao Mao Godard'a La Chinoise'ı çekerken ulaşan ve filmde bir montaj sekansta kullandığı akla fazlasıyla yapışan tuhaf bir şarkı. Aklınızdan çıkmazsa beni suçlayabilirsiniz, ama bunu bloga koymamazlık edemezdim kesinlikle.
English translation:
"Vietnam burns and me I spurn Mao Mao
Johnson giggles and me I wiggle Mao Mao
Napalm runs and me I gun Mao Mao
Cities die and me I cry Mao Mao
Whores cry and me I sigh Mao Mao
Chorus:
The rice is mad and me a cad
It's the Little Red Book
That makes it all move
lmperialism lays down the law
Revolution is not a party
The A-bomb is a paper tiger
The masses are the real heroes
The Yanks kill and me I read Mao Mao
The jester is king and me I sing Mao Mao
The bombs go off and me I scoff Mao Mao
Girls run and me I follow Mao Mao
The Russians eat and me I dance Mao Mao
I denounce and I renounce Mao Mao
It's the Little Red Book
That makes it all move. "
Bu şarkıyı hala bu bloga koymadığıma inanamıyorum, çünkü kendisini tez yazarken günde en az 20 kere dinlemeden günüm iyi gitmiyordu. Mao Mao Godard'a La Chinoise'ı çekerken ulaşan ve filmde bir montaj sekansta kullandığı akla fazlasıyla yapışan tuhaf bir şarkı. Aklınızdan çıkmazsa beni suçlayabilirsiniz, ama bunu bloga koymamazlık edemezdim kesinlikle.
English translation:
"Vietnam burns and me I spurn Mao Mao
Johnson giggles and me I wiggle Mao Mao
Napalm runs and me I gun Mao Mao
Cities die and me I cry Mao Mao
Whores cry and me I sigh Mao Mao
Chorus:
The rice is mad and me a cad
It's the Little Red Book
That makes it all move
lmperialism lays down the law
Revolution is not a party
The A-bomb is a paper tiger
The masses are the real heroes
The Yanks kill and me I read Mao Mao
The jester is king and me I sing Mao Mao
The bombs go off and me I scoff Mao Mao
Girls run and me I follow Mao Mao
The Russians eat and me I dance Mao Mao
I denounce and I renounce Mao Mao
It's the Little Red Book
That makes it all move. "
Wednesday, July 11, 2012
The selected works of T.S. Spivet/ T.S. Spivet'in Seçme Eserleri
The Selected Works of T.S. Spivet is the first novel of Reif Larsen. But it's much more than a book, because the novel tells the quirky genius mapmaker T.S.'s secret voyage to the Smithsonian Institute and it creates a visual road for the eye of the reader to follow. The maps that T.S. draw, the side notes and interesting anecdotes guide the eye just like it watches a movie. With this quality, the book becomes quite interesting and fun to read.
T.S. Spivet'in Seçme Eserleri Reif Larsen'in ilk romanı. Ama kendisi bir roman olmanın çok ötesinde, çünkü 12 yaşındaki dahi ve biraz da tuhaf haritacı T.S.'nin Smithsonian Enstitüsü'ne gizli gidişini anlatan roman, okurken insanın gözünü de sayfalar arasında görsel bir yolculuğa çıkarıyor. T.S.'nin çizdiği haritalar (ki bunlar aslında bizim bildiğimiz anlamda haritadan çok şemalar), yan notlar ve ilginç anektotlarla okuyucunun gözü tıpkı bir film izler gibi bir o yana bir bu yana bakıyor. Bu yönüyle kitap hem çok değişik hem de eğlenceli bir hal alıyor.
T.S. Spivet'in Seçme Eserleri Reif Larsen'in ilk romanı. Ama kendisi bir roman olmanın çok ötesinde, çünkü 12 yaşındaki dahi ve biraz da tuhaf haritacı T.S.'nin Smithsonian Enstitüsü'ne gizli gidişini anlatan roman, okurken insanın gözünü de sayfalar arasında görsel bir yolculuğa çıkarıyor. T.S.'nin çizdiği haritalar (ki bunlar aslında bizim bildiğimiz anlamda haritadan çok şemalar), yan notlar ve ilginç anektotlarla okuyucunun gözü tıpkı bir film izler gibi bir o yana bir bu yana bakıyor. Bu yönüyle kitap hem çok değişik hem de eğlenceli bir hal alıyor.
The map of How McDonalds affect kids
McDonalds'ın çocukları nasıl etkilediğinin haritası
Despite the creativeness of the form of the book, the story itself unfortunately doesn't always deliver what the readers expect for and it ends with a deus ex machina in form of a family member who acts out of his usual ways just to create the ending. Some story lines and transitions can feel rushed too and as a result the book does not completely satisfy it's readers (or let's say it didn't satisfy me). To summarize it all, the book has serious structural problems, but it puts me in a world of a scientific child that is foreign to me and I think that Larsen is very successful at conveying the child's world (I cannot resist to say that it's much more successful than The Catcher in the Rye of Salinger).
Kitap şekil açısından çok yaratıcı olmasına rağmen, anlattığı hikayeler maalesef okuyucunun istediği bir şekilde bağlanmıyor, son anda yetişen ve karakterine aykırı hareket eden bir aile üyesiyle hikaye bitiriliveriyor. Bunun yanında kitapta bazı geçişlerde okuyucuyu (ya da en azından beni) yeterince tatmin edemiyor. Yani kitapta yapısal olarak ciddi sorunlar var, yine de T.S. Spivet'ı beni hiç bilmediğim ve anlamadığım bilim dünyasına soktuğu için sevdim, bunun yanında Larsen'in bir çocuğun dünyasını çok iyi anladığını da düşünüyorum (yine laf sokmadan edemeyeceğim, Salinger'ın Çavdar Tarlası Çocukları'yla karşılaştırınca, T.S.'nin ne kadar inandırıcı bir karakter olduğunu daha iyi anlıyorum).
As a last note, I need to say that as a feminist, I loved the story of T.S.'s granmother Emma's story which includes her struggle to become a scientist at the end of the 1880's very much. T.S. Spivet may not be the next masterpiece, but it merits to be read because of the novelty of it's form and some parts of the novel which portrays it's characters quite realistically.
Son olarak kitapta yan hikaye olarak anlatılan T.S.'nin anneannesi Emma'nın bir bilim insanı olmak için ne kadar uğraştığı ve 1800'lerin sonunda bir kadın olarak ne kadar ezildiğinin anlatıldığı bölümler de bir feminist olarak beni derinden etkiledi. Son söz olarak biraz toparlamak gerekirse, T.S. Spivet bir başyapıt değil ama bence özgünlüğü açısından okunmasında fayda var.
Müzikli Çarşambalar-Bandista
Bu aralar müziksel takıntım, çok doğru bir yerde çok doğru bir şekilde söyleniyor. Sözler pek anlaşılmadığı için altta da stüdyo kaydı var, izletelim hepimiz Bandista'yı sevelim isterim ben.
This song is my latest musical obsession and at the first video it's sang at the Hrank Dink protest in 19 January (the day of his assassination). But the song is more than that, it's for every unlawful act that the governments/people in power use to oppress others. I think music should me more like that and less like "shake your ass babe"....
bir hikaye anlatmamız gerekiyorsa eğer,
1915'ten başlamamız lazım..
nisan olmadı
ve yolunda hiç insan olmadı
tarih tanıktı
o bile bir taraf olmadı
halep'te, şam'da, beyrut'ta, arjantin'de
tanıdık bir şarkı çalmadı
hiç olmadı
ocak olmadı
kan hala hiç sıcak olmadı
tarih tanıktı
o bile bir utanç duymadı
nice sokak, nice mevsim, nice toprakta
o zulüm cinayet olmadı
hiç olmadı
nice cesur, nice korkak, nice yoldaş
faşistler elinde ölmedi
hiç olmadı.
Sözler ve daha fazla müzik için/ for more music: http://tayfabandista.org/
Wednesday, June 27, 2012
My World via Images #2
Since my world was full of my dissertation lately, the images of this post is heavily dedicated to Godard and to the cinema. I hope to turn to normal soon, but here are the images I've been seeing lately:
Hayatım son iki ayda sadece yüksek lisans tezimle dolu olduğu için (tamam biraz abartıyor olabilirim), bu yazıdaki görsellerde çoklukla Godard ve sinemayla ilgili olmak durumunda. Yakında normale dönmeyi umuyorum, ama o zamana kadar işte bu aralar baktığım/sevdiğim fotoğraflar:
Hayatım son iki ayda sadece yüksek lisans tezimle dolu olduğu için (tamam biraz abartıyor olabilirim), bu yazıdaki görsellerde çoklukla Godard ve sinemayla ilgili olmak durumunda. Yakında normale dönmeyi umuyorum, ama o zamana kadar işte bu aralar baktığım/sevdiğim fotoğraflar:
via the red list
A great portrait of Antonin Artaud, a french play writer, theatre director, poet and thinker who influenced many great artists like Godard (surprise, surprise!), Jim Morrison and Charles Bukowski.
Fransız oyun yazarı, tiyatro yönetmeni, şair ve düşünür Antonin Artaud'un muhteşem bir portresi. Kendisi deneysel tiyatro anlayışıyla, Godard (konuyu bir yerden Godard'a bağlayacağımı tahmin ettiniz değil mi?), Jim Morrison ve Charles Bukowski gibi sayısız 21. yüzyıl sanatçısına ilham olmuş, şahsına münhasır bir kişilikti (erken gitti, R.I.P.)
Another Godard influenced picture, Anne Waziemsky (Godard's second wife) in her debut film Au hazard Balthazar by Robert Bresson. By the way, don't you think it's curious that Godard's 3 wife all are named Anna/Anne? (Anna Karina, Anne Waziemsky and Anne-Marie Miéville that is)
Godard'la ilintili bir fotoğraf daha, Godard'ın ikinci eşi Anne Waziemsky, Robert Bresson imzalı ilk filmi Au Hazard Balthazar'da. Bu arada, sizce de Godard'ın 3 karısının da adının Anna/Anne olması sizce de biraz garip değil mi? (Anna Karina, Anne Wiazemsky, Anne-Marie Miéville)
The cover photo of my dissertation thesis, Joseph feeling the little Jesus inside Mary's stomach, from Je vous salue, Marie (Hail Mary), a film by Jean-Luc Godard of course.
Tezimin kapak fotoğrafı, Meryem'in karnı aracılığıyla küçük İsa'ya dokunan Joseph, Je vous Salue, Marie, tabii ki bir Jean-Luc Godard filmi.
The face I imagine Godard has when I don't do as much work as it's necessary. It means: "Zeynep, quit slacking and go work!"
Yeterince çalışma yapmadığım günlerde Godard'ın takındığını hayal ettiğim surat ifadesi, anlamı: "Zeynep, oyalanmayı bırak otur çalış!"
via weheartit
Our little Rory from Gilmore Girls has grown up (the thought I have since I saw her on Mad Men).
Küçük Rory'miz büyümüş (onu Mad Men'de gördüğümden beri aklımdan çıkmayan babaanne ifadesi)
via buzz feed
A classic, the shooting of the MGM's opening sequence, poor camera crew :)
Klasik bir fotoğraf, MGM'in açılış jeneriği çekimleri, zavallı kamera ekibi :)
Now, the cutest, most romantic thing ever to finish this list, and guess what I find a postcard of that in Paris!
Bu listeyi bitirmek için dünyanın en şirin, en romantik fotoğrafı. En güzeli de, şu anda elimde Paris'ten bulduğum bir kartpostalın üstünde olması.
The postcard/ Kartpostal (Even more beautiful than the photo / fotoğraftan daha da güzel değil mi?)
Sunday, June 3, 2012
Kürtaj ve tecavüz
Aslında bu yazının haykıra haykıra bağırmak istediği pek çok nokta var, tecavüz, kürtaj ama hepsinin gelip bağlandığı nokta ise maalesef mevcut hükümetin bitmek bilmez kadın düşmanlığı. Zaten yıllardır kadınları süs olsun diye iki kıytırık bakanlığa oturtan, karşısında bir kadın konuşunca kaale almaz bir tavırla çirkefliğe vuran bu insanların kafasında kadınların yeri hep belliydi: çocuk doğur, yemek yap, çamaşır yıka. İslam adı altında her istediğini erkek zihniyetine göre çekip yorumlamış bu adamlar kadını köle ya da koz olarak kullandılar sadece, "3 çocuk yap", "kızım git Üniversite önünde yaygara çıkar türban gösterisi yap" vs. Bu yüzden, üniversite mezunu kadınlar sadece yine partinin sözde modernleşen suretinin bir süsü olarak kaldılar, siyasette ise kendilerinden makam ve konumca büyük adamların söylediklerini tekrarlayan papağanlar, bu yüzden türban sadece bu adamların onu koyduğu yere göre tartışıldı ve Aileden sorumlu devlet bakanlığı (ki kabul etmek gerekir ki çok uydurma bir bakanlık) bugüne kadar kadın ya da çocuk haklarına dair tek bir şey bile yapamadı.
Bu zihniyetten kuvvet alan kadın düşmanlığı öyle bir hal aldı ki, 13 yaşında çocuğa tecavüz eden 30 adam elini kolunu sallaya sallaya hayatlarına devam etti, savcı gözünü yumdu, hakim sırtını sıvazladı. Dindar olduğunu iddia eden bu kesim, kendi işlerinden Hüseyin Üzmez denen bir koyu dindarın (!) yediği haltla ilgili "Şeytan dürttü yaptım, hep Allah'a mı uyacağız?" yolundaki söylemlerinden bile rahatsız olmayıp onu savunabildi. Çünkü bu adamlara göre:
1. Kadın erkeğin kölesidir, bu yüzden bir erkek isterse kadını döver, isterse tecavüz eder, isterse öldürür, bunun yasaklanacak, ayıplanacak bir yanı yoktur.
2. Tecavüze uğrayan kadın kuyruk sallamıştır, sen türbana girmeyip "kıçını başını açarsan" erkeğe sana tecavüz etme hakkını vermiş olursun.
Dinde bu müthiş ideolojinin yerinin olmadığı mevzusuna girmeyeceğim, zira ben bu insanları asla dindar olarak görmedim, fakat şu 2. maddeye bir bakalım: Bu ülkede 5 yıl önce kundakta bir bebeğe ve belki her gün 12-13 yaşında çocuklara tecavüz ediliyor, hatta onu bırakın sokak hayvanlarına atlara eşeklere bile tecavüz ediliyor. Kusura bakmayın ben bunu baskıdan doğan cinsel açlıkla filan yorumlayamayacağım, bu düpe düz cinsel sapkınlıktır, bu ülkedeki kadın düşmanlığı devam ettiği sürece de bu sapkın gurüh gitgide çoğalacaktır.
Gelelim kürtaj meselesine, Başbakan ve arkasından gelen 32 kısım tekmili birden bakanların açıklamaları sadece dinden yola çıkarak kürtajı cinayet olarak görmekle açıklanamaz. Zira cinayetini en büyük günah olarak gören bu grup, Uludere Katliamı'nda devletin görevini yaptığını, tekme tokatla bebek düşürten polisin çok masum olduğu düşünüyor ve hatta "Çocuğun suçu ne anne kendini öldürsün" şeklinde müthiş açıklamalarda bulunabiliyor, ne anne hayatının tehlikede olması, ne tecavüz kürtaj için bahane değil, zira Başbakan ve gurühunun sömürebileceği yeni bir nesil yetişmesi gerekiyor, ne kadar çoksa o kadar iyi, biz hepsine bakarız!
Bu konuda devlete giydirip durmak da bir çözüm değil, çünkü yıllarca özgürlüklerimiz her kısıtlandığında sosyal medya'da yazıp belki bir de yürüyüş yapıp her özgürlüğümüzün elimizden alınmasına izin verdik. Hükümet şu anda kendini o kadar güçlü, o kadar yıkılmaz görüyor ki ağzından salyalar fışkıra fışkıra kadına olan nefretini bu denli dile getirebiliyor. Belki hayatınızda hiç kürtaj yaptırmadınız/yaptırmayacaksınız, belki siz de dini ya da vicdani nedenlerle kürtaja karşısınız, ama unutmayın ki bugün karşınızda durmanız gereken güç sadece kürtaj karşıtlığı değil, eğer siz bir gün eve hapsedilip tüm özgürlükleri elinden alınmış kadınlar olmak istemiyorsanız, eğer siz bir erkek olarak ne düşüneceği, ne yapacağı önceden kararlaştırılmış bir erkek gurühunun içinde, kadınların tamamen sindirildiği bir ülkede elininz kolunuz bağlı yaşamak istemiyorsanız, bugün bu hükümete karşı koymak zorundasınız. İnternetimizi, televizyonumuzu, haber alma kanallarımız elimizden büyük ölçüde aldılar, sırada ne var diye sormak gerekmiyor mu sizce de? Kadınların özgürlüğünün de yasaklanmaması için bugün tepkimizi gösterme vakti çünkü korkarım artık sona iyice yaklaşıyoruz!
Wednesday, April 11, 2012
Musical Wednesdays, Norah Jones
I love her for her serenity and her low-key career which doesn't distract her music with fame and glamour. She reminded everyone that you don't need to scream your lung off or shake your bootah to make music today.
Norah Jones'u dinginliği ve şan şöhretle müziğini hiçbir zaman bozmadığı için seviyorum, ses kirliliğinin müzik olarak adlandırıldığı günümüzde şarkı söylemek için haykırmak ya da kalça meme sallamak gerekmediğinin kantı güzel kadın...
Subscribe to:
Posts (Atom)







