Tuesday, April 20, 2010

Sinemalı Pazartesiler/ Cinema Mondays-Week-end

'Sinemalı Pazartesiler'in ilk filmi, tabii ki bloga adını veren Godard'ın şahanesi, şaheseri 'Week-End' (Haftasonu, 1967). Aslında Godard'ın en sevdiğim filmi 'Une Femme est Une Femme' (Kadın Kadındır) ve 'Vivre Sa Vie' (Hayatını Yaşamak- My Life to Live)'dir, ama Week-end Godard'ın en şahsına münasır ve cesur filmidir, hem de blogumun isim babasıdır.

 The first film of 'Cinema Mondays' is of course the wonderful masterpiece of Godard 'Week-end' (1967). Actually my favorite Godard films are 'Une Femme est une Femme' (A Woman is a Woman) and 'Vivre Sa Vie' (My Life to Live), but 'Week-end' is Godard's most brave and special film that characterizes him, also it's the Godfather of my blog (hence the name: The Daughter of God and Alexandre Dumas).



'Week-end' anlatması zor bir film. Sinopsisi (özeti) internet sitelerinde aşağı yukarı şöyle geçiyor; Burjuva bir Fransız çifti, Roland (Jean Yanne) ve Corinne (Michelle Darc) birbirlerini aldatmaktadırlar ve birbirlerini öldürme planları kurarlar. Corinne'in babası ölüm döşeyindedir, çift de mirası almanın planlarını kurarlar, bu planlara baba doğal yollardan ölmezse onu öldürmek de dahildir. Bir haftasonu Corinne'in ailesinin köy evine giderler, ancak yolda sürreal bir trafik sıkışıklığı yüzünden babanın ölümünü kaçırırlar, anne de onlara mirastan pay vermeyi reddeder. Bunun üzerine çift Paris'e dönmek için yola çıkarlar ve arabaların çalışmadığı ya da patladığı garip bir yolda, köylülerden ölü yazarlara, hatta İsa'ya kadar (bkz. Tanrı'nın ve Alexandre Dumas'nın oğlu) garip karakterlerle karşılaşırlar, sonunda da yamyam bir hippi çetesinin eline düşerler.

'Week-end' is a difficult film to summarize. The synopsis on internet sites like imdb goes more or less like this: a bourgeois French couple; Roland (Jean Yanne) and Corinne (Michelle Darc) are cheating and planning to kill each other. Corinne's dad is on his death bed and they plan to have his heritage collected, even if it means killing him first. They decided to go to Corinne's family home in the country but miss his dad's death due to a traffic jam which seems pretty surreal and the mother refuses to give their share. On their road back to Paris, they are left in a crazy road where they car got exploded, they met crazy people from villagers to dead writers and even Jesus himself (who introduce himself as The Son of God and Alexandre Dumas) and finally were captured by a carnivore hippie group. 

Bu özetten de anlaşılacağı gibi, 'Week-End' oldukça sağlam bir kapitalizm eleştirisi. Bunun ötesinde popüler sinema ve kültüre atıfta bulunmaktan kaçınmıyor. Ama en önemlisi, kapitalizmin öngördüğü halleriyle 'malların' (arabalar, marka kıyafetler vs.) çalışmadığı ve kapitalizmin çöktüğü bir kıyamet habercisi.

As you can very well see from the synopsis,  'Week-End' is a very hard criticism on capitalism. It also attacks to popular cinema and popular culture. But most importantly, it's the prophecy to an apocalypse brought buy 'wares' (cars, high label clothes etc.)



Filmin okumasında önemli bir nokta (Godard'ın sık sık kullandığı gibi) filmdeki title'lar. Filmin adının Fransa bayrağı renklerinde üstte gördüğünüz şekilde yazılması, bize sıkı bir Fransa eleştirisi izlemek üzere olduğumuzu belirtmekle birlikte, yazının pop-art hali ve Fransızca'ya İngilizce'den nadiren geçen kelimelerden biri olan Week-End (Haftasonu)'nun isim olarak seçilmesi de filmdeki kültür eleştirisine dair ilk izleri vermekte. Daha sonra gelen 'Kosmos'ta kaybolan  film' ve 'Çöpten çıkan film' başlıkları da filmin ana temalarını oluşturuyor.

An important tool on reading this film (as in most of Godard's film) are the titles. As you can see above, the title is written in the colors of flag of France, which means that we are about to see a hard-core critism of French society. The pop-art influence on the title, on the other hand and the fact that the title 'Week-End' is one of the very few English phrases that entered to French indicates that the popular culture will also be attacked in the film. The intertitles that comes right after that; 'The film lost in Cosmos' and 'A film found on the scrap-heap' are the main themes of the movie.
 

Filmde baştan sonra haftanın günlerine, özellikle de haftasonuna yapılan göndermeler var. Çünkü haftanın günlerini sabahtan gece yarılarına kadar çalışarak geçiren orta sınıf, haftasonlarında da kazandıkları paraları kapitalist sistemin sunduğu mallarla geçiriyorlar. Her şey bir maldır vurgusu filmin ana noktası, zira filmin sonunda hippilerin ütopik sisteminde, insanlar bile birer et parçasına dönüşüp yenebilen bir mal haline geliyorlar. 'Çöpten çıkan film' ise İngilizce tabiriyle 'Trash Film/ Çöp Film'lere gönderme yapıyor. Godard bu filmin çöpten geldiğini söylüyor ve filmini hemen tüketilecek bir tüketim malzemesi olarak sunuyor. Bunu da, dönemin star oyuncuları ve büyük stüdyo yıldızları Mireille Darc ve Jean Yanne'yi başrol oyuncuları olarak kullanarak yapıyor. Film hakikaten, Godard'ın en yüksek bütçeli ve en çok reklamı yapılan filmlerinden biri. Bir not daha iletmek gerekirse, filmin ortaya çıkması, o dönemde büyük bir stüdyoyla anlaşmalı çalışan Mireille Darc'ın bir Godard filminde oynamadan başka bir filmde oynamayı reddetmesi üzerine oluyor. Godard da bu fırsatı çok iyi değerlendirip ortalama Fransız seyircilerine güzel bir ambalaj içinde kaosu sunuyor.

There are countless references to the days of the week, especially to the week-end in the film, because the middle-class who spend their day and night during the week to work spend their money on 'wares' that the capitalism offers on week-ends. The main point of the movie is that 'Everything is a ware', at the end of the film, even people become wares in the utopical society of the hippies and transform itself to an edible ware on top of that. 'The film found on the scrap-heap' refer to 'Trash' Films. Godard tells us that the film is garbage and offers the film as a consumption ware that will turn to trash. He makes this in using very famous studio stars of the day Mireille Darc and Jean Yanne as lead actors. The film is, in fact, one of Godard's highest budgeted and commercialized films. To give another side note, the thing that creates the film is Mireille Darc's insistence, who was at the time deployed for a big studio, on playing in a Godard film before playing on anything else. Godard used this opportunity very well and creates a sort of chaos inside a shiny package.


Duran trafik ve çalışmayan arabaların kornalarıyla başlayan kıyamet, Corinne ve Roland'ın arabalarının yanmasıyla başka bir boyuta taşınıyor. Para için babasını öldürme planları yapan Corinne'in bu kazaya tepkisi arabada kalan Hermes çantasına ağlamak olur. Ama yürümeye başladıkları yolda birer birer marka giysilerinden sıyrılıp yolda gördüğü ölmüş adamların giysilerini giymeye başlar. Makyajı ve saçı bozulmuş erkek kıyafetleri giymiş Corinne, değişimini tamamladığında kocasını bırakıp hippilerin liderinin sevgilisi olur ve insan eti yer. Çünkü Corinne (yanı Fransız kadını) üstüne ne giydirilse onun rolüne bürünür.

The apocalypse that starts with heavy traffic and the horns of broken cars takes another turn with Corinne and Roland's car exploding. Corinne who plans to kill her own father for money reacts to this accident in crying for her lost Hermes bag. But on the road that they need to take on foot, she has to live all her high-end clothes and wear dead-men's clothes to keep her warm and comfortable. When Corinne who lost her clothes, her Hermes bag and whose make-up and hair got disturbed, finishes her transformation end up with the leader of the hippies leaving his husband behind and eats human flesh. Because Corinne (a.k.a. the French Women) changes with the costumes she got to wear.

Yollarında karşılarına köylüler dışında Emily Bronte gibi ölmüş yazarlar da çıkar. Roland ve Corinne Bronte'yi yakarlar, bu Godard'ın klasik sanatı yok etme girişimidir, çünkü ancak klasik sanat yok olduğunda yeni bir sanat ortaya çıkabilir. Filmde, klasik sinemanın öğeleri de kullanılır; genelde trafik görüntüleri ve insan manzaralarından oluşan ağır tempolü klasik sahneler (ki bu sahnelere Mozart gibi klasik müzisyenler eşlik eder). Ancak Corinne yolunda ilerlerken (çünkü Roland sadece kadın yalnız olamayacağı için yanında taşıdığı bir aksesuar gibidir) bu sahneler yerini hızlı kurguya bırakır. Bu Godard'ın klasik Fransız Sineması'nı öldürme biçimidir. İşte bu yüzden filmin sonunda 'Filmin Sonu/Sinemanın Sonu' yazar.

With the villagers on the road, they also meet dead writers like Emily Bronte. Roland and Corinne burn Bronte alive, this is Godard's attempt to destroy the classical culture, because a new interpretation of culture can only be created when the old-one is destroyed. The film also uses classical cinema techniques in the beginning like long takes with musics from Mozart and alike, but with the road that Corrine takes, the editing changes into a faster-one. This is his way to destroy the classical French cinema. This is why the film ends with the title 'End of Film/ End of Cinema'. 

Arabalarının yanmasıyla başlayan kaos ve sınıf çatışması (çift ve köylüler arasında) herkes sınıfını belli eden araba ve kıyafetlerinden arındığında yerini ütopik bir sisteme bırakır. Bu sayede Godard Fransızlara sonsuz güçte olduğunu sandıkları sistemlerinin, araçlarından biri bozulduğunda (arabalar) ne kadar kolay yıkılabileceğini gösterir. 'Week-end' bir kıyamet habercisidir, çünkü filmin çekiminin ertesi yılı, yaratılan bir kıvılcımla Paris '68 Baharı'nı yaşayacaktır. (bilmeyenler için 68 Mayıs'ın önce öğrenci protestosu olarak başlayan hareket işçileri de içine katarak büyüdü ve dünyanın ilk toplu grevine yol açtı. Seine Nehri'nin sol kıyısında Rive Gauche'u ele geçiren öğrenciler 1 ay süreyle orada kendi sistemlerini kurdu. Olaylar neredeyse Charles de Gaule'ü devirecekti ve Haziran'da erken parlamento seçimine gidilmesine neden oldu. Bu konuda bildiğim en iyi film: 'The Dreamers-Bertolucci). Bu grevde öğrencilerin barikat olarak araba yakması da Godard'a bir yerlerden vahi indiğinin göstergesi olarak tarihe geçmiştir.

The chaos and social-class struggle that starts with the exploding cars (mainly between the couple and the villagers) leaves the stage to an utopic system when everyone free themselves from their labeled clothes and their cars. In this way, Godard shows us how fragile capitalism is and how can it be destroyed simply when its tools (cars) are broken. 'Week-end' is a prophecy of the apocalypse, because just a year later, France lives the famous May of '68 created from a simple flame. (For the ones who does not know the May of 1968; started as a simple student protest, the movement shortly recruited factory workers and created the first mass strike of the world. The students invaded 'Rive Gauche'- the left side of the River Seine and started their own system for a month. The events almost costed De Gaulle his position and forced the parliament to go to an early election in June. For a film on the events, I recommend 'The Dreamers' from Bertolucci.) This incident proves that Godard had an epiphany from some unknown source, because the students used burning cars as barricades in the strikes.

Son olarak, trailer'ını bulamadığım için bloga adını veren kısmını aşağıda veriyorum.

I could not find a trailer anywhere, so I post the part of the movie which inspired me for the blog title one more time:




Sinemalı Pazartesiler/ Cinema Mondays

Haftanın  2 gününü özel yapmak yetmedi, İstanbul Film Festivali yazılarından sonra, ben de sinema hakkında yazmayı özlediğimi fark ettim ve Pazartesileri 'Sinemalı Pazartesiler' yapmaya karar verdim.

2 special days on the blog wasn't enough for me and after the festival posts, I realized that I really miss to write about films, so I announce the Mondays as 'Cinema Mondays'
 
Burada amacım, vizyona giren filmleri tanıtmak filan değil, zaten onu her yerde bulabilirsiniz, ben daha çok benim için özel olan filmleri kendime göre yorumlamaya çalışacağım. Derdim paper yazmak değil, o yüzden çok derine girmeyebilirim, ama girebilirim de hiç belli olmaz.

My purpose here is not to review the current box-office films, there are plenty of places that do it anyway, I want to write about special films for me and also put my commentary and film reading here. I don't want to write an academic paper either, so sometimes the posts may not go too deep, or they may, only God knows.
 

Özellikle, ortalama sinema seyircinin haberdar olmadığı bağımsız işleri yazmayı düşünsem de, her an 'Harry Potter' falan da yazabilirim, o yüzden çok misyonlar koymuyorum kendime, yani kafama nasıl eserse....

I especially want to put independent films that the average spectators may not know about, but you can always find 'Harry Potter' or something like that too, so I don't state a mission to accomplish here, I'll write what I want, that's it. (point-final!) 

Saturday, April 17, 2010

Hayko'dan ilahi açılımı

Hayko'ya birşeyler olmuş, iyi ki de olmuş. Bu ilahinin üstüne benden Hayko'ya selam olsun, gel gülüm bırak metali filan, boş işler bunlar... İlla ilahi söyle dine dön demiyorum, ama daha sesini duyabildiğim brutal vokalsiz birşeyler yap, çok seviyorum sesini de gırtlağını da. Senin için bir dönem metali sevmeyi de denedim ama olmuyor işte, n'apıyım:( (Hayko fanları alınmasın, az önce 1 saatlik bir karın sancısı üstüne 3 buscopan birden yuttum, üstüne de bunu duyunca bir coşmuş olabilirim).


Hayko Cepkin - Demedim mi
Yükleyen suhagurgen. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.

Siz ne dersiniz, çok bu güzel olmuş, ne alaka mı?

Dip bilgi notu: Demedim mi 16. yüzyılda yaşamış Alevi-Bektaşi tarikatına bağlı Pir Sultan Abdal'ın. Kendisinin bende yeri tasavvuf yanında sosyal sınıf ve devlet düzeni gibi konulara getirdiği yorumlar nedeniyle her zaman bir ayrıdır, bir de Sünni'lerdense Alevi'leri tercih eder oldum son bir kaç yıldır, onunla da ilgisi var tabii. Daha bir barışçı değiller mi sizce de, hem de kadınlarla erkekler arasındaki ayrım da daha öz, türban modasına da uymuyorlar, buscopan iyice kafa yaptı herhal, benden şok açıklamalar gelmekte.

Son olarak Hayko'yu sahalarda sarışın görmek istediğimi sözlerime eklemek isterim. Siz son zamanlarda Hayko'yu bu kadar seksi gördünüz mü allah aşkına?

Film Festivaline Hastalık Gölgesi/ Sick at the Film Festival

Bugün çok güzel bir gün olmalıydı, festivalde 2 film izleyecektim, akşam konsere gidecektim, güzel siyah dantel elbisemi giyecektim, tim tim tim.... 

Today has to be just a perfect day, I would have watch 2 films in the festivali would have gone to the concert at night, would have wear my black lace dress, would have, could have, should have....



Ama dünden beri karın ağrısından yerlerde kıvranıyorum. Bu sabah da, 'Erkeksiz Kadınlar'a gitmek yerine, doktora gitmek zorunda kaldım, hem anlaşılan vücuduma normal yumurta yerine devekuşu yumurtası kaçmış (!) hem de idrar yolu enfeksiyonu, müthiş birleşim! Sonuç: Filmlere gitmek yerine, üzüle üzüle battaniyeme sarılıp bütün gün yattım. Boş boş yatmadım ama, bir süredir evde duran 'Kite Runner'ı izledim, zaten karın ağrısı yetiyordu, bir de ona ağla ağla bir hal oldum.

But I have such strong stomachaches since yesterday that instead of 'Women without Men' I had to go to the doctor. It seems that I have ostrich eggs instead of human-ones plus I have ureter infection, great combo! So, instead of going to the festival, I lay down the whole day with my blanket. But I did manage to watch 'The Kite Runner' just to feel better about missing the films, I had the pains already, and I also had to cry my eyes out to the movie. Very good movie though.

Akşam da evde de olsam kramp var konserde de dedim, giydim dantel elbisemi, süper saç-makyaj yaptım, topuklu vintage ayakkabılarımı giydim, Buscopan'ımı da içtim konsere yollandım. Konser dediğim Moskova Çaykovski Senfoni Orkestrası, Teoman konseri değil yani, biletler alındı, bende bir heyecan, ne olursa olsun dedim.  Üstelik konser orkestranın 80. yılı şerefine veriliyor ve 35 yıllık efsanevi şef Vladimir Fedoseyev yönetiyor, boru değil yani. Ama bir ara 50 enstrüman birden en yüksek sesten yükseldi, bana bir sancı girdi, bir an çığlık atıcam sandım, ama tuttum allahtan kendimi.

I figured if my stomach will hurt, it will hurt at home the same as the concert, so I put the dress on, made a beautiful make-up and hair, wore my vintage heels had a buscopan plus and went to the concert anyway. It's Moscow Tchaikovsky Symphony Orchestra after all, not a regular rock concert, and we had the tickets all ready so I said what the heck. But in the middle of the concert, just when all of the 50 instruments hit the high notes, I was hit with such a pain that I would almost shout. I didn't though, so everything is OK:)

Konserle ilgili daha fazla yazacağım, hele bir iyileşeyim, bu arada bugün 'Fotoğraflı Cumalar' da güme gitti, hiç halim yok, borcum olsun. Yarın kendimi iyi hissedersem  Berke Hoca'mın filmine gideceğim, daha önce de yazmıştım en sevdiğim Türk belgeselci diye, zaten festival dışında bir yerden bulunmuyor filmleri. Ama bakalım, yarın nasıl kalktığıma bağlı.

I will write more about the concert later, when I feel better and sorry to miss the 'Photography Fridays' this week, but I just can't bring myself to write such a long post. I have the latest documentary of Berke Bas (also a professor at my uni.), she is my favorite Turkish documentary filmmaker so I'll try to go to it, but depends on how I feel tomorrow of course.

Wednesday, April 14, 2010

Özgürlük/Freedom


Gelelim 'Özgürlük' (Korkoro)'ya. Tony Gatlif'i bir önceki filmi 'Transylvania'dan tanıyor olabilirsiniz (ben tanıyorum en azından), hani Birol Ünel'in ayyaş bir Roman'ı oynadığı film... O film çok da mükemmel sayılmazdı, eğlenceli bir filmdi bir de içinde Asia Argento vardı diye ben sevmiştim. Bu sefer Gatlif, yine eğlenceli bir çingene filminde, ama bu kez daha büyük bir ustalıkla karşımızda.
 
Well let's talk about 'Freedom' (Korkoro) now. You may know Tony Gatlif from his previous films like 'Transylvania' (I do at least), Gadjo Dilo or Exiles... I didn't think that Transylvania was all that great, but it was fun and has Asia Argento in it, so I liked it. But this time, Gatlif is more of a master in story-telling in his newest movie.

Kendisi de Fransız Roman'ı olan Gatlif, 30 yıldır çingene filmleri yapıyor ve özellikle 2. Dünya Savaşı tarihinde nedense hep unutulan Roman katliamıyla ilgileniyor. Toplam 12 milyon Romanın esir kamplarında öldürülmesine ve Hitler'in burnumuzun dibimizde, Yunanistan'dan bile Romanları toplayıp Auschwitz'e yollamasına rağmen, Romanların öldürüldüğünü ben ancak Auschwitz'e gittiğimde öğrendim.
 
Also a French-Roman, Gatlif makes films about gypsies for 30 years and mostly try to tell the unknown story of 12 million Romanians killed in the Second World War. Even though 12 million Romanians were killed and the Nazis even took people from Greece, I didn't know about Roman people in the WW2 at all until I went to Auschwitz.

Film, 2. Dünya Savaşı sırasında, Fransa'nın küçük bir kasabasına gelen bir Roman ailesini anlatıyor. Aile, Fransa köyünün tutucu insanlarına uyamıyor dolay olarak, ama köyün soylusu sayılabilecek veterineri ve ilkokul öğretmeni sayesinde kendilerine bir hayat kurmaya çalışıyorlar. İşin kötüsü, savaş nedeniyle Romanların göçebe hayatı yaşamamasına dair bir kanun da çıkmış durumda, yani özgürlüğüne düşkün çingeneler bu küçük köye mahkum ediliyorlar. Daha sonra Nazilerin Fransa'ya girmesiyle de durum iyice vahimleşiyor.

The film is about a gypsy family who went to a small French village. The family and the conservative natives don't really get along, but with the helps of a nobleman; the vet of the village and the elementary school teacher, they try to found a home of their own. Like that's not enough trouble, French government bans the gypsies to live as nomads , so in a way, they have to imprisoned themselves in this little village. With the Nazi's arrival, the situation gets worse and worse.
 


Film çok eğlenceli, sonu etkileyici ama duygu sömürüsünden uzak, müzikler tabii ki enfes, mekanlar çok güzel, en çok da Roman kızlarının kıyafetleri ve saçları güzel. Her ne kadar komiklik unsuru olsun diye konduğu gerçeği bazen çok sırıtsa da, yarı deli Taloche'un (James Thiérrée) bazı sahneleri çok etkileyiciydi.

Film is very entertaining, the ending is heart-breaking but not in an over-done way, music is of course fantastic, the places are beautiful, but most of all the dresses and hair of Romani women are very pretty. Even though sometimes it becomes so obvious that the director puts the half-crazy Talouche ( James Thiérrée) just to put a funny element in it, some of his scenes were very good and others very funny.

Özgürlük hakkında söyleyebileceğim şey, çok eğlenceli bir film olduğu ve 2. Dünya Savaşı hakkındaki bu çok da bilinmeyen durumu, tarihi bilgiler vermeye hiç uğraşmadan vermesi. Ben artık  o kadar çok 2. Dünya Savaşı filmi izledim ki, daha çok savaşın küçük bir kısmına odaklanan filmleri izlemeyi tercih ediyorum....

The think I can say about the film is that it's a very fun film to watch and tells this unknown fact of the WW2 without smothering the audience with history lessons. I watch so many films about Nazis, that now I really prefer the ones which tell small stories about the war...

Trailer:



Cuma'ya kadar festivale ara verdim, biraz kafamı dinlendiriyorum, bu arada kitap klübü için 28 Nisan'a kadar bitirmem gereken 'Ve Durgun Akardı Don' adlı ansiklopedinin son cildini (480 sayfa!) okumaya uğraşıyorum. Cuma günü yine iki filmim var; 'Erkeksiz Kadınlar' ve 'Fobidilya', üstüne de akşam Tchaikovsky konseri. E bana sanat dolu günler....

A little break from the festival until Friday, I rest and meanwhile try to finish 'And Quiet Flows the Don's last volume (480 pages!) which I suppose to finish until the 28th for my book club. Friday, I have 'Women without Men' and 'Fobidilia' in the festival, and the Tchaikovsky concert at night. Full of art that is...

Annemi Öldürdüm/ I Killed my Mother

Dünkü filmlerim, bildiğiniz üzre 'Özgürlük (Korkoro) ve 'Annemi Öldürdüm' (J'ai Tué ma Mere)'di. İkisi de o kadar özel filmler ki, onları ayrı yazılar halinde yazmaya karar verdim.

As you know, my films yesterday at Istanbul Film Festival were 'Freedom' (Korkoro) and 'I Killed My Mother' (J'ai Tué Ma Mere). Both of them are special films, so I decided to write them in different posts.

Dün akşamdan beri bu yazıyı yazacağım, ama bir türlü elim varmıyor, çünkü ne yazacağımı bir türlü bulamıyorum. Hani bazı filmler vardır ya, bayılırsınız, bu hayatımın filmlerinden dersiniz ama neden beğendiğinizi bir türlü açıklayamazsınız. İşte 'Annemi Öldürdüm' (J'ai Tué ma Mere) böyle bir film oldu benim için.

I'm writing this post in my head since last night, but I couldn't write it 'til now, because I don't really know what to say. There are some films, you know, that you love, that you say "it's the film of my life" but cannot really articulate what you like about them. 'I Killed My Mother' (J'ai Tué ma Mere) is one of those films for me.






İlk önce filmin Kanadalı daha önce oyunculuk yapan da 21 yaşındaki Xavier Dolan'ın ilk filmi olduğunu, başrol oyuncusunun da kendisi olduğunu, filmin bol miktarda oto-biyografik öğeler içerdiğini ve Cannes Film Festivali dahil çeşitli festivallerden 22 ödül aldığını belirtmek istiyorum. Adını bir yere not etin, zira Dolan adını ilerki yıllarda sıkça duyacağız eminim.

First, I'll say that the film is the first film of 21 year old Canadian actor Xavier Dolan's first film, that he is also the lead actor, is a semi-autobiography and that it has 22 awards in festivals including Cannes. Note his name somewhere, because we're sure gonna here more from him.


 

Film, aslında 16 yaşındaki eşcinsel bir çocuğun, annesiyle arasındaki aşk-nefret ilişkisi, ki bu hikaye çoğumuza tanıdık bir hikaye. Ergenlik başına vurmuş, üstelik eşcinselliğini anlamaya çalışan ve babasını neredeyse hiç görmeyen bir oğul ve biraz tuhaf ama sonsuz sıkıcılıkta normal bir anne ve her gün her gece kavga.... Filmin özelliği de burada başlıyor işte, çok basit ve kolaylıkla dandik bir gençlik filmi olabilecek bir konuyu öyle bir anlatıyor ki Dolan, 70 yaşında bir insan da izleyip bu 21 yaşındaki çocuğa hayran kalabiliyor. (Bkz. yanımda oturan adam)

The film is really only the typical love-hate story of a 16 year-old gay guy (Hubert) and his mother. A furious son in puberty, who tries to identify his sexual identity and a weird but boring "normal" mom, the result: quarrel every day and night... The originality of the film starts here, Dolan tells this cliché story that can easily turn into a stupid teen-drama with such virtousity that even a 70 year old festival-goer can be amazed by this 21 year-old boy. (see my neighbor at the theater)
Film basit, zorlama bir görsellik yaratmaya çalışmıyor, çok büyük şeyler anlatmak gibi bir derdi de yok. Sadece çok iyi oyunculuklar, bildik dialoglar ve Xavier Dolan'ın aralara serpiştirdiği, ama asla abartı kaçmayan ve göze çarpmayan küçük detaylar. Nasıl mı? Mesela, benim filmde en sevdiğim tekniklerden biri, Amerikan sit-com'larından sinemaya da miras kalan, her mekan değiştiğinde establishing shot yapıp önce mekanı tanıtma merakına getirdiği yenilik. Dolan, mekanı anlatan geniş bir planla sahneleri paylaşmak yerine, Godard'vari bir usülle, mekanın özünü oluşturan 4-5 nesneyi birbirinin ardına çok yakın planlarla veriyor. Bir de, yine Amerikan filmlerinden bize de miras kalmış, her sahneyi 40 değişik planla çekip 2 saniyede bir kadraj değiştirme gibi bir derdi yok, genelde en çok 2 planla çalışmasına rağmen film hiç yavaşlamıyor, kurgusu çok başarılı yani.

The film has simplicity in it, it doesn't try to create an artificial visuality or 20 minute long scenes that tell you nothing, not has the mission to deplore important topics. Just very good acting, good but familiar dialogues and little details of Xavier Dolan's direction that don't stand out. How? For example, one of the techniques that I liked most about the film that, instead of putting a wide shot of every place that the scene will be on like sit-coms or lately some Hollywood films, he just puts 4 or 5 details that builds the atmosphere of the place with close-ups in a Godarian style. Also, he doesn't use 40 shots for a two minute scene like Hollywood films or again lately some Turkish films do, most of the time, the camera stays put and there is at most 2 shots in the whole scene, but the film is not slow or boring at all, hence the skill of the editor.
 

Filmde en sevdiğim sahneyi youtube'dan buldum, homofobikseniz izlemeyin (zaten homofobikseniz rica ederim benim blogumu izlemeyin, çıkın efendim, çıkın!). Hiçbir spoiler içermiyor, ama zaten blogumu oldukça sık ziyaret eden sapıklara yenilerini eklememek için bu güzel sevişme sahnesinin sadece linkini veriyorum, gidin youtube'a izleyin:)

I found my favorite scene on youtube, don't watch it if you're homophobic (if you're not homophobic, also please don't read my blog, go away, shoo, shoo). It is not a spoiler, but I only put the link here not to augment the number of perverts who already visit the blog.

Bir de Hubert'in (Xavier Dolan) gelinlikler içindeki annesini kovalama kabusu var ki, izlemeden size nasıl anlatabilirim bu sahnenin başarısını bilemiyorum. (trailer'da bir kısmı var izleyin)

There is also a scene of Hubert's nightmare where he tries to catch up with his mother wearing a wedding dress, but I don't know how to tell how hilarous was it, you have to watch it! (A little part of it is in the trailer, go watch it)

Son olarak, Xavier Dolan'ın oyunculuğunun yönetmenliğinden de iyi olduğunu eklemeden geçemeyeceğim. Bence Xavier Dolan, Godard'ın daha eğlenceli ve politik olmayan versiyonu. Filmde tek sevmediğim şey korkunç Kanadalı Fransız aksanları oldu, Fransızca bilmiyorsanız size bir şey ifade etmez ama Kanadalıların Fransızcası Amerikanca'yla (bence Amerika'da İngilizce konuşulmuyor, o dile Amerikanca demek lazım) Fransızca'nın karışımı, herşeyi ağızlarını yaya yaya söylüyorlar, hele puis (püi)'ye pi demiyorlar mı beni deli ediyorlar! Neyse efendim, filmi muhakkak izleyin, bu oğlanı da bir yere not etin diyorum. Orson Welles'in 'Citizen Kane'i çektiği yaştayım krizimden sonra, bir de benden 4 yaş küçük veledin çektiği filme bak kompleksini bana eklediği için kendisine teşekkür ederim.

Finally, I want to say that Xavier Dolan's acting is even better than his directing. I think him as a younger, more entertaining version of Godard without all the politics. The fact that he is Canadian permits him to be a romantic like a French with the American humor. A good mic that is! But the same fact burdened me a lot during the whole film, because Canadians (of the French-side) has terrible terrible accents (no offense!) between American and French. They kept pronouncing 'puis' (pɥi) as 'pi'! Anyway, you should definitely see this one and note the name of Xavier Dolan to somewhere safe. After the "I'm in the age when Orson Welles shot 'Citizen Kane", I thank him for creating a new crisis: "Look at the film this kiddo 4 years younger then me made".


Bir de ne şirin şey bu ya, ben erkek ve gay olsam kesin aşık olmuştum, çok canlar yakıyordur bu kesin!

P.S. He is such a cutie, isn't it? If I were a guy and gay, I would definitely fall for him, he must be über-popular!

Trailer:

Müzikli Çarşambalar/ Musical Wednesday- İncesaz

Geçen gün ki yazıdan da belli olduğu üzere bu hafta da İncesaz bağımlılık yaptı. Favorim 'Mazi Kalbimde Yaradır'ı koyduğuma göre, bu hafta 'Müzikli Çarşambalar'da da 'Bir Çapkına Yangınım' dinleyelim. Muhteşem bir ses, başka ne diyebilirim bilmiyorum...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails