Saturday, May 1, 2010

Doğa İçin Çal 2- Uzun İnce Bir Yoldayım/Play for Nature

Doğa için çal projesini duymayanınız kalmamıştır diye tahmin ediyorum. İlk olarak Divane Aşık Gibi'yi değişik müzik türleri ve değişik enstrümanlar çalan 45 müzisyen seslendirmişti. Aslı ve Murat Evgin bu projede ilk göze çarpan isimlerdi. Proje, uluslararası 'Playing For Change' projesinin Türkiye ayağı imiş.

Bu sefer belli ki projeye ilgi artmış. 71 müzisyenin arasında, değişik yaş grupları ve Türkiye'nin hemen her ilinden müzisyenin yanısıra, Yunanistan ve Amerika'dan da müzisyenler katılmış. Yani bu sefer daha bir global. Ünlü isimlerin sayısında da bir artma var: Ayşenur Yazıcı (ki sesi çok güzelmiş), Öykü&Berk, Fuat Saka, Gökçe, Murat Evgin, Sümer Ezgü...

Ayrıca bu projede ilkokul arkadaşım Melis Soysal'ı da görmek ilginç oldu benim için. Aseton isimli grupları, ilk albümleriyle yakında karşımızda olacakmış, buradan biraz reklamını da yapmış olayım.

'Gidiyorum Gündüz Gece' benim en sevdiğim Türkçe parça, ve müthiş bir yorum olmuş, çok etkilendim. Özellikle de müzikal yapısı sade bir eserin nasıl farklı yorumlanabileceği ve ne kadar evrensel hale geldiği beni şaşırttı açıkçası. Favorilerim ise başta çalan arp (arpin hastası olduğumu artık anlamışınızdır) ve Kevork Tavityan.

'Play For Nature' is a project which involves musicians from different parts of Turkey, famous or not, to play to raise concsiousness for enviromental issues. It is the Turkish part of the 'Playing For Change' project. Their first video has 45 musicians from different music genres and backgrounds and played a Black-Sea region song I love a lot, 'Divane Aşık Gibi.'



This time, the project is even bigger with 71 musicians. Not only there are more musicians from different regions of Turkey and different age groups (the first one has more of the younger musicians), it's also more global with musicans from U.S.A., Germany and Greece. There is also a little surprise for me in it, one of my elementary school friends is also in the video!

The song they performed is my absolute favorite Turkish song; 'Uzun İnce Bir Yoldayım' (I'm on a long and narrow road) by Aşık Veysel. Aşık Veysel lived between 1894 and 1973 and is the most famous musician of the 'ashik' tradition. 'Ashik' tradition is the tradition of troubadours in the Ottoman Empire and Azerbaijan, Armenia, Georgia and Iran. They often didn't know how to read, so the songs and poems are transmitted orally and are accompanied by 'saz' (Middle-East version of the lute). Here is a translation of the song from Wikipedia:

I'm on a long and narrow road,
I walk all day, I walk all night,
I cannot tell what is my plight,
I walk all day, I walk all night.

Soon as I came into the world,
That moment I began my fight,
I'm in an inn with double gates,
I walk all day, I walk all night.

I walk in sleep - I find no cause,
To linger, whether dark or light,
I see the travellers on the road,
I walk all day, I walk all night.

Forty-nine years upon these roads,
On desert plain, on mountain height,
In foreign lands I make my way,
I walk all day, I walk all night.

Sometimes it seems an endless road,
The goal is very far from sight,
On minute, and the journey's o'er-
I walk all day, I walk all night.

Veysel does wonder at this state,
Lament or laughter, which is right?
Still to attain that distant goal,
I walk all day, I walk all night.

Translated by; Nermin Menemencioğlu.




Doga icin Cal 2 / Uzun ince bir yoldayim - official video from Doga icin cal on Vimeo.


Daha fazla bilgi için...
For more info...

Friday, April 30, 2010

Fotoğraflı Cumalar/ Photography Fridays-Gregory Crewdson


Alacakaranlığın fotoğrafçısı (filmin değil, sakın yanlış anlaşılmasın) Gregory Crewdson'a daha önce de gönderme yapmıştım, 'Fotoğraflı Cumalar'ın bu haftasında fotoğraflarına daha bir alıcı gözle bakmanın zamanı geldi artık.

 I referenced to Gregory Crewdson, the photographer of Twilight (not the film, don't get me wrong) before, and now is the time to take a closer look to his work in this week's 'Photography Fridays'.

1962 doğumlu Amerikalı fotoğrafçı, gençlik yıllarını New York'ta ünlenen power pop (wikipedia'ya göre punk rock, grubun kendisine göre power pop) grubu 'The Speedies'le geçirmiş, hatta hit parçalarının adı da 'Let Me Take Your Photo' imiş. Daha sonra üniversitede fotoğraf okuyup fotoğrafçılığa geçiş yapan Crewdson, New York'un en gözde galerinde sergilenen ve Yale'de ders veren ama punk'lığından da ödün vermeyen şahsına münasır bir fotoğrafçı. ('Let Me Take Your Photo videosu: Crewdson en sağdaki kırmızı t-shirtlü gitarist)

American photographer born in 1962 spent his youth in a Power Pop band (punk&rock if you ask wikipedia, but the band puts it as Power Pop) 'The Speedies' which was very famous in the New York Scene, and their hit single is 'Let me Take Your Photo'. He, then studied photography in college, now even though his works exhibit in the best galleries in NY and he teaches at Yale, he still is the same punk kid. (He is the guitarist in red t-shirt in the video of 'Let Me Take Your Photo' at the most right part)

Fotoğraflarını hep gün doğumundan önce, alacakaranlıkta çeken Crewdson, Amerika banliyösünde sinematografik setler kurarak (daha doğrusu gerçek mekanlara objeler/araçlar ekleyerek demeliyim) ve alacakaranlığın ışığını, çevrenin yapay ışıklarını (sokak lambası vs.) abarttarak gergin bir ortam yaratıyor.

Crewdson always shoots his photos at twilight before dawn, puts mise-en-scene in the generic American suburbs and use artificial lights from the surroundings (street lamps and such) with the twilight to create an anxious mood.

Ben Berlin'de fotoğraf eleştirisi ve tarihi dersi alırken, 1 hafta sadece bu adamın alttaki fotoğrafını tartışmıştık. Fotoğraflar, ilk bakışta elle tutulamayan ama yapay gelen özelliklere sahip. Bu da görende bir gerginlik yaratılmasına sebep oluyor. Biraz örneklerle gidecek olursak (bu hafta daha akademik bir yazı yazmaya karar verdim de):

When I took a photography critic and history class in Berlin, we spent the whole session in discussing this piece below. The photos have artificial or out of place objects that you cannot identify at first glance. This causes the anxiety in the viewer. If we may go with examples a little bit (yes, I'm in my academic mood this week):




Bu fotoğrafa büyütüp de bakacağız, ama daha ilk bakışta garip gelen bir şeyler var değil mi? Öncelikle göze çarpan şey gökyüzünün aydınlanması tabii ki. Açıkçası bu fotoğraf gün doğumunda mı çekilmiş, yoksa sadece puslu bir hava mı var, başta anlaması güç. Ama sokak lambalarının yanık olması bize gün doğumu olduğunu işaret ediyor. Bu ışıklandırmanın ötesinde, bu fotoğrafta gerilim yaratan ana öğe, sokağın tüm ışıklarının (dükkanların ışıkları dahil) yanık olmasına rağmen etrafta kimse olmaması. Bana bu fotoğraf hep sanki o sokak insan doluymuş ve birden buharlaşıp uçmuşlar (ya da belki uzaylılar kaçırmış?) izlenimi veriyor. İşte Crewdson'ın fotoğraflarının sırrı bu, yarattığı mise-en-scene'le aklınıza bir sürü soru geliyor, ama fotoğraflarda bunun cevabını kesin olarak vermiyor.

We'll also look at the close-up to this photo, but doesn't it have a weird vibe at the first look? The first thing we grip is the lighting of the sky. At first, it's hard to figure out when the photo was taken; at twilight, or another part of the day when it is foggy. But the fact that the street lamps are lit makes us figure out that it's night, not day. Beyond from the sky, the main element that causes tension, is the fact that there is nobody around, even tough all the lamps of the stores are lit. This photo always makes me feel like, 5 minutes ago, the street was full of people, but the people suddenly disappeared (or maybe kidnapped by aliens?). This is the secret behind Crewdson's photos, with the mise-en-scene that he creates, there are many questions popping out in your mind, but the photo itself doesn't really answer them.



Şimdi fotoğrafa yakından bakalım. Fotoğrafın ana öğesi, geniş sokakta, fotoğrafın tam ortasında duran araba. Fotoğrafın asıl versiyonunda tam da belli olmuyor, ama arabanın sürücü kapısı açık ve içeride bir kadın oturuyor. Kadının yüz ifadesi belli değil, ama sanki orada biri varmış gibi sürücü koltuğuna bakıyor. Arabadan gelen ışık da, yapay ışık öğesi olarak dikkati çekiyor. Farkındaysanız hem araba içinden gelen sarı ışık, hem de stop lambalarından gelen kırmızı ışık var. İlk başta hiç fark etmediğimiz halde (ya da en azından ben fark etmedim) işte bu unsur bende insanların buharlaştığı etkisini yaratıyor.

Let's have a closer look. The main object in the photo is the car parked in the middle of a large street, just at the center of the photo. You can't really tell just looking at the whole photo, but the driver door of the car is open and there is a woman sitting in the passenger seat. We cannot really tell her facial expression, but she is looking at the driver seat, like there is someone there. The light coming from the car also draw our attention as an artificial light source. If you pay attention, there are two lights coming from the car; the yellow light coming inside of the car, and the red light coming from the stop lights. This car that you don't fully notice at first glance (at least I didn't) is the element of tension in the photo.




Bir başka fotoğrafına bakalım. Bu fotoğrafın hikayesi daha belliymiş gibi gözüküyor. Bir adam gece ormanın ortasında birşeyler gömüyor. Ama gerçketen öyle mi? Dikkatle bakarsanız adamın bir bavulu açmak üzere olduğunu görüyoruz. Başka bavullar da etrafa saçılmış. Sizce gömeceği bavulları niye bu kadar uzağa dağıtmış? Belki de onları çukurdan çıkarmış, yani bir şey gömmüyor da bir şey arıyor. Bir de arkada sağdan gelen mavi ışığa dikkat çekmek istiyorum. Gregory Crewdson bunu da çok kullanıyor. Sizce o ışık nereden geliyor olabilir? Sinemada bu tarz ışıkların kaynağının bilinmesi gerekir, yoksa izleyiciyi gerip, klasik sinemanın yaratmak istediği sinema illüzyonundan çıkarabilirler. İşte Crewdson sinemanın bu öğelerini kullandığı ve bu kuralları çiğnediği için bu kadar sinematografik bir fotoğrafçı zaten.

Let's look to another example. This one seems to have a clearer story. A man is digging something in the middle of the forest at night. Or is it? If you look closely, you see that the man is about to open one of the luggages. Other suitcases are spread around him. Why do you think would he scatter the suitcases that he would bury so far from him? Maybe, he is just pull them out of the pit, so he doesn't bury things, but is looking for something. I also want to draw your attention to the strong blue light coming from behind. Gregory Crewdson uses this type of lighting a lot. Where do you think this light is coming from? What is the source? In cinema, the director must give the source of lights like that (artificial lights), otherwise they can draw the attention of the viewers and shatter the cinematic illusion that classic films (Hollywood and such) wants to create. This is why Gregory Crewdson is such a cinematographic photographer.




Fotoğraf küçük kusura bakmayın, ama konuyu anlıyorsunuz. Bir evin bahçesinde karavanda çıplak bir kadın var, ve bir çocuk ona bakıyor. Hadi gelin buna bir hikaye yazalım. Zor değil mi? Bu fotoğrafın en sevdiğim yanı ise, alt bölümün tamamen su birikintisindeki yansımadan oluşması. Ben dijital olarak oraya konduğunu düşünüyorum, çünkü renkler de şekiller de çok belirgin, ama emin değilim.

Sorry for the size of this photo, but you get the point I hope. There is a naked woman standing in a trailer parked in the garden of a house and a boy is looking to her. Let's try to write a story of this photo. Hard, isn't it? My favorite part of this photo is the reflection on the water at the lower section of the photo. I think that it's placed digitally, because the colors and shapes of the reflection is so intact, but I'm not sure.

Gelelim Twilight serisine, bu serinin hikayeleri daha belirgin ve bizi neden gerdiğini daha kolay anlayabiliyoruz. Başlayalım:

His Twilight series, have more specific stories and we can figure out more easily why and how they create tension and anxiety. Let's begin:











Son fotoğraftaki ışık tam da size bahsettiğim şey işte. Hem yapay, hem de nereden geldiği belirsiz. Bana hep uzaylıları hatırlatıyor bu mavi renkte ışıklar.

The blue light in the last photo is just what I keep telling you about. It's both artificial and you cannot tell where it comes from. These blue lights always remind me of aliens, I tell you.

Ve Twilight serisinin en tırstığım fotoğrafı:

And the photo that scares me most from the Twilight series:



Son olarak alttaki fotoğrafta çiçeklerin tüm güzelliğine rağmen kadının ifadesine, çiçeklerin abesliğine, ve mavi ışığa dikkat. Ve son bir soru, o mavi ışık ön cepheden sağdan gelen ay ışığı diyelim (o kadar parlak ay ışığı olmaz ama, hadi oldu diyelim) solda kapıdan gelen ışık ne? Ayrıca dikkat ederseniz, kapının alt kısmında ışığın yuvarlak olduğunu, yani direkt olarak oraya yerleştirilen bir lambadan geldiğini fark edebilirsiniz. Ben yine çocukluğunu X-Files'la geçirmiş bir insan olarak uzaylılar diyorum...
 
Last of all, despise the gorgeousness of the flowers, look at her expression, the fact that it's so absurd to have a flower patch inside a house and to the blue light. A last question: even if we consider the blue light coming from the front of the house from the right as moonlight (the moonlight cannot be this bright, but let's say that it is) what is the light coming from the left door? And if you pay attention, you can see that the light coming from the door is round, so it's coming from a direct source (lamp). I say aliens again as a person who spent her childhood with X-Files.


Bu yazı bayağı uzadı, bitirme zamanı geldi. Son olarak, tahmin edeceğiniz üzere, bu fotoğraflarının tümünün Amerika banliyösünün yapaylığını ortaya serdiğini, ne kadar bariz de olsa, söylemeden geçemeyeceğim. Amerikan Rüyası'nı yermek için çok güzel bir yöntem değil mi?
 
This post is very long and it's time for it to end. Last of all, as you can imagine, the photos all portray the artificialness of the American suburb, and even though it is obvious, they meant they meant to criticize the American life. Isn't it a wonderful way to criticize the American Dream?

©Bütün fotoğraflar Gregory Crewdson'a, tüm yorumlar bana aittir!
©All the photography belongs to Gregory Crewdson and all the commentary belongs to me!

Thursday, April 29, 2010

Kartpostal Blogum/ My Postcard Blog



Dün bir arkadaşın sorduğu soru üzerine buradan tekrar bu ikinci blogum nedir, ne işe yarar onu anlatayım dedim.

After a friend asked me yesterday, I wanted to clear what my second blog is about.


Rome

Efendim, ben çok küçüklüğümden beri içimde yaşayan yaşlı teyzenin (içimde yaşlı bir teyze yaşıyor bu arada, böyle nostalji tutkum, eski elbise/film vs. merakım hep bu teyzeden kaynaklı) dürtmeleriyle mektup arkadaşlarımla mektuplaşıyorum, bir aralar 20 tane filan vardı, şimdi 5-6 civarında. Neyse, işte böyle dünyadan insanlar bana kartpostal göndere göndere fena büyüklükte olmayan bir koleksiyonum oluştu. Bir kaç yıldır da postcrossing adında süper bir projeye dahil oldum. Kısaca anlatmak gerekirse, postcrossing'e üye olunca size kartpostal göndermeniz için sistem rastgele adresler yolluyor, sizin yolladığınız kartlar sahiplerine ulaşınca da, size rastgele biri bir kart yolluyor, böylece dünyanın hiç gitmediğiniz yerlerinden kartlarınız oluyor. Bunu daha önce yazdığımda, Aslı'nın da aklını çelmiştim, bakalım bu sefer birinin daha çelebilecek miyim? (Bugün de Aslı'ya verdiğim bu ikinci link, bak reklamını yapıyorum kız, haberin olsun:))


Kyoto

Since I was a little girl, an old lady lives in me (she really do, that's why I love old clothes/films etc.), so with the demands of this lady, I've been snail mailing since I first learned French which is when I was 12 I guess. I had more than 20 penpals at the time, now it's only 5 or 6. But anyway, penpalling all these years from people all around the world got me a large postcard collection. And for some years, I'm in a super-duper project called postcrossing. To tell you shortly about it; when you register to the site, it gives you adresses to send postcards too, when the recipient gets the card, the system gives your adress by random, so you will have a postcard somewhere around the world. When I first write about the site, I managed to recruit Aslı, let's see if I'll have anyone interested with this post too?


Postcards Exchange


Neyse efendim şu anda 26 ülkeden 241 adet kart barındıran koleksiyonumu tarayıp bu bloga koydum. Bu blog kadar sık güncellenmiyor, ne zaman yeni bir kart geçerse o zaman işte....

So, anyway, I scanned and put my postcard collection in this blog which is 241 cards from 26 countries so far. The blog is not updated as regularly as this, whenever I get a new card, I put it there.... So take a look if you feel like it.


Sydney

Brooklyn Funk Essentials

Bu yazının oluşma hikayesi biraz uzun. Şimdi Aslı'nın futbol blogunda Shakira ablamızın Dünya Kupası şarkısını ifşa etmesiyle birlikte, bu öğleden sonram önce Shakira abla, sonra Manu Chaou gibi ezgiler ve çılgınca dans etmekle geçti. Sonra birden listeden bir Brooklyn Funk Essentials şarkısı çıktı ve tabii ki ben yine açıp 'I Got Cash'i dinlemeye başladım.

This post has a long story to why I write it. When Aslı putting in her blog the new World Cup song by Shakira, my afternoon was full of Shakira and dancing, Manu Chaou followed Shakira in my play list and then came Brooklyn Funk Essentials, and as always I started to listen to 'I Got Cash' as always.
 
Bu şarkıya takıklığım da gruba takıklığım da uzun yıllardır devam ediyor. Brooklyn Funk Essentials'ı çoğumuz gibi Laço Tayfa'yla yaptığı doğu-batı sentezi tadındaki In the Buzzbag'le tanıdım, ama kendi şarkıları da bunları aratmıyor, kısa zamanda sıkı bir dinleyicisi haline geldim. 1993 yılında kurulan grup jazzla, funk, hip-hop gibi müzik türlerini karıştırıyor ve çok iyi yapıyor. Bir de grubun bünyesinde 20 küsür değişik müzik türlerinden gelen müzisyen olduğunu da düşünürsek, grubun nasıl bu kadar zengin bir müzik icra ettiğini anlayabiliyoruz.

It's been long years since I started to follow this song and this band. As most of the Turks do, I learned about them with their album 'In the Buzzbag' which is a fusion of jazz and Turkish folk music, but their other albums is at least that good and I became a strong follower ever since. The band founded in 1993 mixes jazz, funk and hip-hop and does it very well. And since the band has 20+ musicians from different music genres, we can grasp how rich their music is.

Gelelim 'I Got Cash'e. Şarkı, grubun sinir olduğu herşeye çemkirme şarkısı, bu yüzden ben de sinir olduğum şeylere çemkirmek istediğimde oturup bunu dinliyor ve kimse o kızdıklarım onların yüzüne şöyle sıkı bir şamar atmışım gibi rahatlıyabiliyorum. Türkçe'ye çevirmeye çalışacağım sözleri, ama yarısı küfür olduğu için çeviride anlam kaybını engellemenin yolu yok. Ben en çok ülkemin liboşları, sözde entelleri ve son zamanda moda olan muhalif olmak için bilmedikleri anlamadıkları şeylerin yanına geçen ve her iki gruba da dahil (hem liboş hem özenti entel) denyolara yolluyorum. Daha önce içimden yolluyordum, şimdi blogumdan da yolluyorum:)

For the 'I Got Cash'. The song is the band's cursing to everything they hate, so I sing it for almost everything I hate and I feel like I smack them good in their faces, so it's kind of a therapy. 

!!!! Brooklyn Funk Essentials amcalar bu şarkıda hiçbir sansür uygulamadan ana avrat düz gidiyorlar, ben de Türkçe çevirirken ana avrat düz gidiyorum, işinize gelmezse okumayın!!!!

!!!The song is full of curses and strong language, so if you have sensibilities, be aware!!!!

I got cash in fuck you quantities
Know what?
That makes you uncomfortable?
Fuck you and the Range Rover you drove in on

Fuck your Saab convertable

And fuck your twice weekly trips to the analyst
Stupid mutha fuck

Fuck the Hamptons

The fly infested south of France
I'm paid asshole,
I got more cash than God can count
so why don't you just.... die?

Choke to death on your damn designer bagel from Balducci's

Low cholesterol, naturally

Fuck your big ol' Sunday New York Times

Fuck the Wall Street Journal
And News Week
And the lot
Including Nation, Village Voice, Guardian and the rest
Stupid set of priviliged mutha fuckers
Think its fashionable to have an alternative view

An alternative view


And fuck, if you can

Your pencil thin, Evian drinking, calorie counting, caffiene limiting, sodium spearing, nutrasweet sweetening, read view mirror preening, carrot nibbling bunny

Go drown in a lake of Diet Coke, fucker


I got cash, what else matters?


I got cash


Slave


Fuck your fencing and screw your squash,

Piss on your Paulo and your Pavarotti,
Fuck all that shit you call music and pretend to enjoy

I got cash,

Mega cash,
I'm happy with that,
Oh go and sit on your ski rug,
Money talks you little pussy,

You let your politically correct pals know,

That i think you're a dick also,
You dirty asshole

And your idea of multiculturalism

Japanese resturant on Monday,
Indian on tuesday,
And on Wednesday, Caribbean,
Not to spicy please

Well

I got stash on stash and it ain't novo cash.
Moneys in my family for generations,
My great great great grandfather made the bag,
Selling European slaves in Africa

I got cash mutha fuckah,

And you can't tell whether or not I'm joking, can you?
Dumb fuck. 



Siktiğim kadar param var (bu I got cash in fuck you quantities'i nasıl çeviriyim bilemedim)
Biliyor musun?
Bu seni rahatsız mı ediyor?
Seni de sürdüğün Range Rover'ını da sikeyim!

Üstü açık Saab'ını sikiyim
Ve haftada iki kez yaptığın terapilerini sikeyim,
Beyinsiz orospu çocuğu 

Hampstons'ı sikeyim
Sivrisinek dolu Fransa'nın güneyini
Benim param var göt,
Tanrı'nın bile sayamayacağı kadar çok param var
O zaman sen de... öl?

Balducci'den özel tasarım bagel'ınla boğul
Tabii ki düşük kolestrollü


Aziz Pazar günü New York Times'ını sikeyim
Wall Street Journal'ı sikeyim
Ve News Week'i
Ve topunu,
Nation, Village Voice, Guardian ve gerisi de dahil
İmtiyazlı orospu çocuğu sürüsü,
Alternatif bir görüşün moda olduğuna inanan

Alternatif bir görüş

Ve eğer becerebilirsen,
Git kalem kadar ince, Evian içen, kalori hesabı yapan,kafeinini sınırlandıran, sodyumunu azaltan, yapay şeker kullanan, dikiz aynasında kendine çeki düzen veren, havuç kemiren tavşanını becer

Git bir Diyet Kola gölünde boğul, orospu çocuğu


Param var,
Mega param var,
Bundan memnnun
Ah, git ve hayvan postuna otur,
Para konuşur amcık,

Git politik doğrucu arkadaşlarına söyle,
Bence sen de bir siksin,
Pis göt.


Ve sana göre mültikültürellik
Pazartesi günü Japon restoranı,
Salı Hint,
Ve Çarşamba Karayip,
Ama çok baharatlı olmasın lütfen

İyi o zaman
Benim zula üstüne zula param var ve yeni para değil,
Para nesilleridir ailemde,
Büyük büyük büyük dedem,
Afrika'ya Avrupalı köleler satıp kazanmış

Benim param var orospu çocuğu
Ve dalga mı geçiyorum emin olamıyorsun, değil mi?
Angut sik.


***Gördüğünüz gibi Türkçe'ye direkt çevirme çalışması çok komik oluyor, bunu anlamı aynı olacak şekilde uyarlamak gerekiyor ancak, ona da üşendim, ana fikri kaptınız ama değil mi?





Brooklyn Funk Essentials'la ilgili bir şey yazıp 'In the Buzzbag'deki şarkılara değinmeden edemem, edemedim. İşte bize dağlı diyen 'Istanbul Twilight', klibi çok turist ama n'apalım....

I couldn't possibly write a post about Brooklyn Funk Essentials and leave the songs from 'In the Buzzbag' out. So here is 'Istanbul Twilight' which has a very crappy tourist-like video:



Bu albümde 'Magick Carpet Ride'da hem aslını, hem de Brooklyn versiyonunu çok sevdiğim bir parça, ama internette bulamadım. Bu yazıyı albümün en sevdiğim şarkısıyla kapatıyorum:

In this album, I like 'Magick Carpet Ride' (I also like the original) a lot, but I couldn't find it on the net. And here is my favorite song from the album:


Wednesday, April 28, 2010

Müzikli Çarşambalar/ Musical Wednesday- Carla Bruni

Ben uzun zamandır, Carla'cığım Bruni'ciğimi koymamıştım bloga, işte bence en güzel şarkısı:

I didn't put the lovely Carla Bruni in my blog for a long while, so here is my favorite song of her:



Carla Bruni Sarkozy olduktan sonra çıkan bu albüm Fransızları fazlasıyla rahatsız etti, çünkü Bruni'ciğim hemen hemen her şarkıda Sarkozy'le seks hayatına değinmeden geçmiyor. Açıkçası ben de başbakanımızın seks hayatını dinlemek istemezdim. İşte sözler:

This album that she made after being Carla Bruni-Sarkozy disturbed French people a lot, because in almost every song, there are parts describing their sex life with Sarkozy. To tell you the truth, I wouldn't want to listen to my Prime Minister's sex life either.

Déranger Les Pierres

Je veux mes yeux dans vos yeux
Je veux ma voix dans votre oreille
Je veux les mains fraiches du vent
Je veux encore le mal d'aimer

Le mal de tout ce qui émerveille
Je veux encore brûler doucement
Marcher à 2 pas du soleil

Et je veux déranger les pierres
Changer le visage de mes nuits
Faire la peau à ton mystère
Et le temps,j'en fais mon affaire

Je veux t'ouvrir dans ma bouche
Je veux tes épaules qui tremblent
Je veux m'échouer tendrement

Sur un paradis perdu
Je veux retrouver mon double
Je veux l'origine du trouble
Je veux caresser l'inconnu

Je veux mourir un dimanche
Au premier frisson du printemps
Sous le grand soleil de satan

Je veux mourir sans frayeur
Mon dieu,dans un sommeil de plomb
Je veux mourir les yeux ouverts
Aller au ciel,comme un mendiant


Taşları yerinden oynatmak

Gözlerimi gözlerininiz içinde istiyorum
Sesimi kulağınızın içinde istiyorum
Rüzgarın taze ellerini istiyorum
Hala sevmenin acısını istiyorum

Hayranlık veren herşeyin acısını
Hala usulca yanmak istiyorum
Güneşin iki adım uzağında yürüyerek 

Ve taşları yerinden oynatmak istiyorum
Gecelerimin yüzünü değiştirmek
Gizeminin tenine ulaşmak
Ve zamanla, skandalımı yaratıyorum  


Seni ağzımda açmak istiyorum
Sarsılan omuzlarını istiyorum
Yavaşça karaya oturmak istiyorum 

Kayıp bir cennette
İkizimi bulmak istiyorum
Belanın kökenini bulmak istiyorum
Bilinmeyeni okşamak istiyorum

Bir pazar günü ölmek istiyorum
İlkbaharın ilk ürepermesinde
Şeytanın büyük güneşinin altında

Korkusuzca ölmek istiyorum
Tanrım, ağır bir uykuda
Gözlerim açık ölmek istiyorum
Bir dilenci gibi, gökyüzüne ulaşmak 

 

Tuesday, April 27, 2010

An Education



Oscar adayı bir gençlik filmi! İngilizce 'coming of age' denen 'yetişkin geçme' merasimi filmler bu güne kadar 'The Graduate' dışında hep gençlik filmi olarak kalmaya mahkum oldu, taa ki 'An Education' gelene kadar, 2009 yapımı bu İngiliz filmi, en iyi oyuncu da dahil 3 dalda Oscar'a aday oldu ve 18 ödül aldı. Peki ama bu kadar hor görülen türde bir film nasıl bu kadar ses getirebilir?

 A teen movie nominated for an Oscar! Except from 'The Graduate', the "coming of age" stories are doomed to stay as teen films, until 'An Education'. This middle-budgeted 2009 Brit film got nominated for 3 awards in the Oscars, including the best actress and got 18 awards. But how can a genre so looked down on can create so much impact?


Öncelikle genç oyuncu Carey Mulligan'ın hakkını vermek lazım, özellikle filmdeki giyim, saçı makyajı yüzünden sanırım yeni Audrey Hepburn olarak adlandırılan bu genç kızımız gerçekten film türünün hakkını vererek film süresince çocukluktan ergenliğe, oradan da yetişkinliğe hızlı adımlarla ilerlerken, hali, tavırları hatta konuşması da onunla birlikte hızla değişiyor. Bir de kız hakikaten çok sevimli! Bir de filmin konusunun 60'ların sözde özgür dünyasında kadınların yerinin nasıl arka sıralarda olduğuna dair mesajlar da filmi sıradan bir yaş alma filminin ötesine taşıyor. 60'ların Paris'ini, modasını, her şeyinin seven bir insan olarak ben filmi çok sevdim. Ama bu kadar önemli ve hakkından söz edilesi bir film mi ona karar veremedim...

First, I must mention the role of young Carey Mulligan in this success, named as the new Audrey Hepburn, especially because of hair and clothes in this film, she plays Jenny who, as the genre suggests, starts as a child and transform herself quickly to a woman, and as she grow quickly, her manners and air changes along with her clothes and hair. And she is really very cute! And the fact that the film carries the second class role of women in the so called free 60's makes the film a little more than just a coming of age drama. As a lover of everything 60's; the hair, the clothes, the style, the music and especially 60's Paris, I liked the film. But I cannot decide if it's that much a deal to tell you the truth...





Bir Audrey Hepburn havası var hakikaten!

She really has the Miss Hepburn air, doesn't she?



Konuya gelince, 60'larda İngiltere'nin bir banliyösünde yaşayan, orta sınıf bir aileden gelme Jenny, babasının kendisine biçtiği hayale uyarak Oxford'a girmeye hazırlanan liseli sıradan bir kızdır. Ama hayallerinde Fransızca 'chanson'lar, klasik müzik konserleri ve istediği kitabı okuyabileceği kadar özgür olmak vardır. Bu özgürlüğe Oxford'da ulaşacağını düşünen Jenny'nin üstüne biçilmiş hayalleri, kendinden yaşça büyük David'le tanışmasıyla değişir. David Jenny'nin ayaklarını, şık elbiseler, klasik müzik konserleri ve Paris seyahatleriyle yerden keser. Ama yıllardır hayalini kurduğu Oxford'u bir anda bir köşeye atan Jenny'nin yeni hayalleri de David'in sırları yüzünden tepe taklak olacaktır.
  
About the synopsis; the middle-class Jenny who lives in a British suburb is an ordinary high school girl who tries to go to Oxford as is the dream that her father choose for her. But her own dreams include French 'chanson's, classical music concerts and as much freedom that she can read the books she wants. The 'pret-a-porter' dreams of Jenny who thinks she can have the freedom in Oxford will change drastically when she mets the older playboy David. David mesmerizes her with fine clothing, classical music concerts, auctions and Paris trips. But as Jenny's years-long dreams of going to Oxford shatters to pieces in an instant, her new set of dreams are in peril because of David's secrets. 


Son olarak, bilmeyebileceğiniz bazı bilgiler; Filmin yönetmeni, daha önce 'Yeni Başlayanlar için İtalyanca'(Italiensk For Begyndere/ Italian For Beginners) ve 'Wilbur Ölmek İstiyor' (Wilbur Wants to Kill Himself) filmlerinden tanıyıp sevdiğimiz Danimarkalı Lone Scherfig. Film ise, İngiliz gazeteci Lynn Barber'ın anılarına dayanıyor.

Lastly, some info you may not know about the film: The director Lone Scherfig's previous films include 'Italian for Beginners (Italiensk For Begyndere' and one of my favorites 'Wilburt Wants to Kill Himself'. And the film is based on the memoirs of British reporter Lynn Barber.

Sonuç: keyifli bir film ve Jenny'nin özellikle saçlarına bayıldım!

Conclusion: Lovely film to watch and I adore Jenny's hair!

Fragman/Trailer:



P.S.: Filmin asıl planlanan ve sonradan kesilen sonunu okumak isteyen ve İngilizcesi olanları şuraya yönlendireyim.

P.S.: Click here to read about the first planned ending and why it was cut.

Muz Sesleri


Evde muz kalmamış, o yüzden kitap buzdolabına girmek zorunda kaldı...

'Muz Sesleri' bildiğiniz üzre Ece Temelkuran'ın ilk romanı. Doğrusu bu kitabı duyduğumdan beri düşünüyorum, bir gazeteciden roman yazarı olur mu, olmaz mı diye. Cevap şu ki, illaki olmaz, yani birinin bir gazetede yazı yazması illa onun roman yazabileceğini göstermez. Ama tarihte çok fazla örneği de var, yani olur mu olur.

Gelelim Ece Temelkuran olmuş mu sorusuna. Öncelikle kitabın konusundan biraz bahsetmek lazım. Ece Temelkuran'ın birkaç yıldır kafayı Ortadoğu, özellikle de Lübnan'a taktığı malumunuz, dolayısıyla kitap için, Lübnan'da, değişik sınıf ve etnik gruplardan insan hikayeleri diyebiliriz. Hikayelerin içinde aşk da var, ama bu kitaba aşk romanı diyenlerin önce ilkokul edebiyat kitaplarını okuyup aşk romanı nedir tekrar anlaması lazım diye düşünüyorum. Esasında kitabın derdi, insan hikayeleri üzerinden Lübnan'daki siyasi havayı, biraz da geçmişi verebilmek. Bunu başarabilmiş mi? Bir anlamda evet, Lübnan'la çok ilgili olmayan birine Lübnan'ı anlatmakta başarılı, ama bunu tarih kitabı havasında yapmıyor, kronolojik bilgilere boğmuyor kitabı, bu yüzden de Ortadoğu'yu hiç bilmeyen biri belki kitap da biraz kaybolabilir. Yani demem o ki, eğer Temelkuran'ın derdi kitaptaki yazara söylettiği gibi Doğu'yu Batı'ya anlatmak, ama bunu Batı'dan değil Doğu'dan bakarak yapmak ise, Amerikalıların çok fazla bilgi alabileceğinden emin olamadım.

Birden fazla hikaye anlatan kitaplar ve filmler zaten her zaman biraz risklidir, eserin yapısını sıkı tutmazsanız hikayeler bin ayrı yöne gider, okuyucu da yönünü kolayca kaybedebilir. Ece Temelkuran da maalesef aynı tuzağa düşmüş. Kitabın ilk 100 sayfası, Oxford'da okuyan Deniz dışında (ki kitabın yürümeyen yanı o zaten, keşke hiç koymasaydı), çok güzel akarken, 150. sayfada Deniz'in tanışmasıyla ortaya çıkan ve bu kitabı yazmaya çalıştığı söylenen Ziad ise kitabın kırılma noktası. Kitap içinde kitap zaten dertli bir konu, bir de "Bu kitabı aslında ben Ece Temelkuran değil, Beyrut'lu Ziad yazıyor" demek zaten karışık olan olay örgüsünü boğuyor ve maalesef kitabı öldürüyor. Ondan sonra Beyrut'taki hikayeleri bırakıp Deniz'le Ziad'ın Paris'teki aşk macerasını okuyoruz. Bence Temelkuran bunu kitabı tamamen Doğu'da geçirmemek için yapmış, ama tam o noktada Batı'dan bakmış işte, belki de Batılı okuyuculara tanıdık birşeyler sunmak için bir çaba bu, eğer öyleyse daha kötü. Zaten bu Deniz karakteri "Ortadoğuya sırtına dönmeyen solcu aileden gelme Batılı genç kızımız" olarak sırtına çok fazla sıfat taşıyor, bu da onu sevimsiz ve gerçek olmayan bir karakter yapıyor. Ziad ise daha beter, Ortadoğu'dan gelme Batı'da yaşayan entellektüel. Berlin'de bir kaç böyle kişiyle tanıştım, sürekli ülkelerinden bahsederler, kafalarında herşeyi çözmüş Ortadoğu uzmanları gibi konuşurlar, ama biraz altını kazısanız Ortadoğulu kompleksinden kurtulamamış olduklarını görürsünüz, eğer biraz bilginiz varsa da, söylediklerinin nasıl büyük palavralar olduğunu anlarsınız (bahsettiğim tip gözünüzde canlanmadıysa, herhangi bir haber kanalında çıkan herhangi bir entelimize bakıp daha iyi anlayabilirsiniz.) Bilmiyorum Ece Temelkuran da benimle aynı bakış açısından mı yaratmış bu iki karakteri, ama neden yaratmış olursa olsun, hem yapı yönünden hem de karakter özellikleri yönünden kitaba çok zararları olduğunu söyleyebilirim. Zaten eğer amaç karmaşık bir ülkeyi sorunları ve tarihiyle anlatmaksa, olayın içinde olan ve gerçeği dışarıdan biri gibi göremeyen, kendi bakış açısı/inancı ve hayatına saplanıp kalmış karakterler, daha karışık da olsa, daha iyi bir resim çizer diye düşünüyorum. Yani Ece Temelkuran bu batılıları işin içine sokmasaymış, gayet iyi bir kitap çıkacakmış.

"Of ne kötü kitapmış bu o zaman!". Öyle değil aslında. Kitabın iyi yönleri de var, dediğim gibi ilk 150 sayfa iyi yazılmış, hikayeler ilginç, karakterler inandırıcı, Beyrut'u gerçekten insana yaşatan bir kitap. Özellikle Filipin'den zamanında Beyrut'a hizmetçilik yapmaya gelmiş annesiyle Şatila Kampı'nda tanıştığı babasına dair bir iz aramaya gelen Filipina'nın hikayesi çok iyi bir hikaye, hem dramatik açıdan, hem de tüm Lübnan tarihini içinde barındırması açısından. Bu hikayenin babasının ona yazdığı mektuplar aracılığıyla kitabın aralarına serpiştirilmesi de iyi bir yöntem. Dediğim gibi, keşke kitap böyle devam etseydi, hatta sadece Filipina'nın hikayesi bile kitabı tek başına götürecek güçdeydi.

Ece Temelkuran'ın yazma tarzına gelince. Bazı yerlerde gözlemleri hoşuma gitti, ama bazı yerlerde de gazeteciliği yazarlığından üstün çıkıyor diye düşünmeden edemedim. Bir de çok fazla benzetme-metafor kullanması meselesi var. Bazı yerlerde semboller o kadar insanı yoruyor ve o kadar hiçbir yere gitmiyor ki... Bence sembol ve benzetmeler sadece çok özel durumlarda kullanılmak için saklanan gizli silahlar olmalı, kitabın her yerinde kullanılınca, asıl kullanılması gereken yerde önemini kaybediyor, Ece Temelkuran'a da bunu önerebilirim (ah önerilerimi bir dinlese, oturup kitabın son yarısını baştan yazdırırdım, fıstık gibi de olurdu, -okuduğum her kitabın editörü olmak için içimde önlenemez bir istek var zaten). Ama dilinin başarılı olduğunu söylemeliyim, gözlemleri de, dediğim gibi, yüzeysel ve sıradan (turist) gözlemlerinin çok ötesinde.

Sonuç olarak ilk kitap için fena bir deneme olmasa da, özellikle ilk kitapta yapılmaması gereken bazı tuzaklara kurban gitmiş bir kitap diyorum.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails