Wednesday, May 12, 2010

Müzikli Çarşambalar/ Türkçe Yaz Albümleri Seçkisi

Ben pek yeni çıkan albümlerle ilgilenmem normalde, allahtan Okan Bayülgen var da bir şeylerden haberim oluyor. Bu hafta, 3 haftadır disko kralında dinlediğim 3 albüme taktım.

Birincisi ve en önemlisi Özlem Tekin. Hastayım bu deli karıya! 15'lim süper olmuş, bir de bir kadına kilo bu kadar mı yakışır ya!



İkincisi Göksel, daha önce çok dikkatimi çekmiyordu Göksel açıkçası, ama nostaljik bünyeme bu nostalji albümleri çok iyi gidiyor, yeter ki iyi söylensinler...



Son olarak Işın Karaca. Sesini beğensem de, hiç bir şarkısını sevemiyordum daha önce. Ama bu arabesque albümü inanılmaz, ne arabesque ama tadından yenmez!

Tuesday, May 11, 2010

Halide Edip Adıvar


Pazar günü Habertürk Gazetesi'nin pazar ekinde bir yazı vardı, "Biyografisine sığmayan kadın: Halide" ile ilgili. Bu arada, benim hiç bilmediğim bir kitabından da bahsediliyordu, Amerika'dayken İngilizce olarak yazdığı bir otobiyografi imiş, ve burada Atatürk'le ilgili düşüncelerini, hiç de saklamadan yazmış diye. Kitabın adını hatırlayamadım, internette aradım taradım, sanki hiç yazılmamış o kitap, hiç çıkmıyor aramalarda.

I recently read in a newspaper about Halide Edib Adıvar, one of the few important figures of the Turkish Independence War, perhaps the first Turkish feminist, writer, academic and congresswoman. It mentioned a book of her that I never heard of, an autobiography that she wrote in English when she lived in the U.S.A. I couldn't remember the name later and didn't find anything on google. It was as the book never existed.

Tam vazgeçmiştim aramaktan ki, facebook sağolsun, Leslie imdadıma yetişti:) Kitabın adı "The Turkish Ordeal" efendim. Kitap hakkında Türkler çok bir şey bilmemekle birlikte, yanlış kanılara da sahipler. Kitap, bir çoğunun düşündüğü gibi 'Türkün Ateşle İmtihanı"nın İngilizcesi değil. Halide Edip bu kitabı, Amerika'dayken bizzat İngilizce yazmış, daha sonra Türkiye'ye döndüğünde de 'Türkün Ateşle İmtihanı" ve 'Mor Salkımlı Ev' diye iki otobiyografi yazmış, bunlar 'The Turkish Ordeal'ın Türkçe'ye çevirisi değiller. (Türkün Ateşle İmtihanı daha sonra İngilizce'ye 'House of Wisteria' olarak çevrilmiş diyor wikipedia). Aralarındaki farkı kitabı okumayı bitirdiğimde daha iyi anlatabilirim, ama ilk bakışta göze çarpan fark, 'The Turkish Ordeal'ın konuşma dilinde ve diyalogları aktararak, 'Türkün Ateşle İmtihanı'nın ise, daha kurgusal anlatı tarzında olması.

Just when I was about to give up, thanks to facebook,  Leslie came to my rescue. The book is called "The Turkish Ordeal" and is not the same book as 'House of Wisteria' as many sites believe. I cannot really tell the differences between them without reading it first, but at first glance, I can say that she wrote her feelings and thoughts about Ataturk more openly in 'The Turkish Ordeal', and that it has a more spoken-style with dialogue, when 'House of Wisteria' is more formal like a novel.

Öğrenebildiğim diğer bilgi de, 'The Turkish Ordeal'ın bir süre Türkiye'de yasaklanmış olması, şu anda da, yayınevi kapandığından baskısı yok. Ama süper arkadaşım Leslie sayesinde kitabın tümünü şuradan indirebilirsiniz:) (Çok süper arkadaşlarım var hakikaten)

Unfortunately, the book is out of print as the publisher house is closed years ago, but thanks to Leslie, you can download the full book from here .(I do have great friends indeed)

Monday, May 10, 2010

Sinemalı Pazartesiler/ Cinema Mondays-Persona



Ingmar Bergman'ın 1966 yapımı 'Persona' filmi, sinemanın gelebileceği en yüksek noktadır. Ötesi yapılmamıştır, yapılamaz, denenmesi bile abestir! 'Persona' yalnızca görselle anlatılması en zor konular olan kişilik ("persona"), insan psikolojisi, bilinçaltı ve insanların arasındaki adı konmamış hiyerarşik ilişkilerle uğraşmak, aynı zamanda sinematografi denen sanatta da virtüözlük sergiler. 'Persona'nın yarattığı görsel ilüzyonların, günümüzün bilgisayar yapımı efektleriyle alakası yoktur, bir sihirbaz edasıyla Bergman iki apayrı şeyi alıp birbirine çevirir.

Ingmar Bergman's 'Persona' of 1966 is the peek that cinema can get to. There are no other film and will be no other better than it! Not only 'Persona' deals with the subject most difficult to tell my images; personalities ("persona"s), human psychology, the subconscious and hierarchic relations between people, but also is a virtuosity in cinematography. The visual illusions that 'Persona' creates has nothing to do with today's computer-made visual effects, and Bergman, like a true magician, takes two things and create a new-one from them.  



Önce filmin konusu: Elizabet Vogler (Liv Ullmann), ünlü bir oyuncudur. Bir gün sahnede susar, performans bittiğinde ise konuşmaya tamamen son vermiştir. Fiziksel bir sorun bulamayan doktoru, onu hemşire Alma (Bibi Andersson) ile kendi yazlığına yollar.

First the plot, Elizabeth Vogler (Liv Ullman) is a famous actress. One day, she stops speaking on stage and later doesn't speak at all. Her doctor who cannot find anything physical sends her with Nurse Alma (Bibi Andersson) to his own seaside cottage.

Alma, Elizabet'e hayrandır, ilk günlerde sürekli bu hayranlıktan bahseder. Elizabet hiç konuşmadığından Alma sürekli konuşmayı tercih eder, zamanla bu konuşmalar hem bütün sırlarını ortaya dökmeye başlayacak, hem de kendi kendine bir iç hesaplaşmaya dönecektir. Anlattılanlar Elizabet'i etkiler ve Alma'ya bağlanmasını sağlar. Elizabet'in kocası, yani dışarıdan birisi, aralarındaki bu ilişkiyi bozacaktır. Alma, Elizabet'in kocasına yazdığı mektupları okur ve kendisi hakkında yazdıklarına kızar, bu onun Elizabet'e tavrını sertleştirecektir. Kocanın eve gelmesiyle, sırdaş ve yandaş görünen bu iki kadın, rakip haline gelirler. Koca, Alma'yı Elizabet sanar, Elizabet de bu yanlışlığın sürmesine (Alma'nın Elizabet'in persona'sına girmesine) izin verir, bu Elizabet'in Alma üstündeki bütün gücünü yok edecektir.

Alma is a big fan of Elizabet and talks about it a lot in the first days. Alma prefers to speak all the time to fill the silence, and in time, this talks start to reveal her secrets and become her own confrontation with herself. These talks bind Elizabet and Alma together, but an outsider, Elizabet's husband will spoil that bond. Alma, reads the letter Elizabet wrote to her husband and got angry what she wrote about her, this will change her attitude towards Elizabet. With his husband coming home, this two women will become competitors. The husband mistakes Alma for Elizabet and Elizabet allows this mistake (and Alma to become herself- to have her persona), this will destroy the power balance between the two women. 

Başlarda Elizabet'in ünü ve Alma'nın ona hayranlığı, bunun yanında Alma'nın Elizabet için çalışması, Elizabet'i Alma'dan daha güçlü kılar (başta bahsettiğim hiyerarşi meselesi.) Bu noktada Elizabet'in konuşmaması da gücünü arttıran bir durumdur. Bu bana hep çocukken birine küsüp konuşmayı reddetmemiz gelir, o durumda da suskunluğu çeken insan güçlüdür, diğeri de büyük bir olasılıkla onu konuşturmaya çalışır. Bu güç dengesi, Alma'nın mektupları okumasıyla değişir, çünkü artık Elizabet'in onun hakkında ne düşündüğünü öğrenmiştir, bir anlamda Elizabet onunla iletişim kurmuştur, bu Alma'yı güçlü hale getirir.

At the beginning, Elizabet's fame, Alma's admiration of her and the fact that Alma works for Elizabet favors Elizabet as the powerful-one. Elizabet's silence also augmented her power. This always reminds me of children's silence treatment, in this, also the silent-one is the powerful-one and the other child often tries to make him/her talk. This balance of power changes with Alma reading the letters, because now she knows what Elizabet thinks about her, in a way, Elizabet communicated to her unintentionally, this increases Alma's power.
 
Bu güç dengeleri, Žižek'in sinema tarihinin en erotik dediği sahneyle belirgin olarak değişmeye başlar.. Alma, arkadaşıyla birlikte sahilde katıldığı bir grup seks macerasını anlatır. Sahne erotiktir, çünkü bize hiç birşey göstermez, her şeyi hayal gücümüze bırakır. Sahneyi önemli yapan nokta ise, Elizabet'in öğrendiği sırla birlikte Alma üstünde güç edinmesine karşın, asıl güç kazanan tarafın, Elizabet'in Alma'ya özenmesi ya da hayranlığıyla Alma'ya geçmesidir.

This balance changes significantly in the scene that Žižek calls as the most erotic scene in the history of cinema. Alma tells Elizabet about the foursome she had in the beach. The scene is erotic, because it shows us nothing and leaves everything to her imagination. Its importance lays in Alma's gaining power, even though Elizabet learns her secret, because Elizabet started to admire Alma because of this tale.


Filmin sonunda güç dengeleri artık tamamen değişmiştir, Alma'yı karısı sanan kocası onunla sevişir, bu sayede Alma Elizabet'e (onun persona'sına) dönüşür. Persona latincede maske anlamına gelir, ve oyuncuların sahnede oynadıkları karakterlere verilen addır. Başta Elizabet'e hayran olan Alma, artık ona dönüşmüştür. Bu arada, Elizabet de biraz Alma'ya dönüşmüştür, işte bunun anlatıldığı sahne, 'Persona'yı sinema tarihinin en önemli filmi yapar. Alma'yla Elizabet'in suratı, analog olarak (dijital hile olmaksızın) birbirine dönüşür. Biraz teknik bilgi vermek gerekirse, Bergman önce bir kadını kadrajın yarısını siyah bir kartonla kapatır. Sonra filmi geriye sararak, aynı işlemi diğer kadınla gerçekleştirir. Ortaya çıkan Alma ve Elizabet'in yarısından oluşan yeni bir kadındır.

At the end of the film, the balance of power changes completely, the husband who mistakes Alma as her wife have sex with her, in this way, Alma turns into Elizabeth (or her persona). Persona in latin means "mask" and is the character played by an actor on stage. Alma who is at first the fan of Elizabet turns to her. In return, Elizabet turns into Alma a little bit, the scene this is shown is the thing that makes 'Persona' the most important film in the world. Alma's and Elizabet's faces turn into each other analogously (without any digital manipulation or the like). To give you some technical info, Bergman first shoots one of the women blocking half of the frame with a black board. Then he rewind the film (celluloid film that is) to the exact same moment and films the other woman with the same principle. The result is a new face that has half Elizabet's and half Alma's face.

Film kişilik/persona üzerine bir çok küçük göndermeyle doludur. Filmin başlarında Elizabet sürekli Alma'nın fotoğraflarını çeker. Yansımanın mitolojide kişinin ruhunun yansıması olduğu ve bazı ilkel kabilelerin fotoğraf makinesinin insanın ruhunu çalmak olduğu düşünülürse, bu Elizabet'in Alma'yı kişiliğinden soyutlama yöntemidir denebilir. Aynı zamanda, ünlü birinin bir hayranının fotoğraflarını çekmesi, bize güç dengelerinin değişeceğini haber verir.

The film is full of references on the personality/persona. At the beginning, Elizabet constantly takes photos of Alma. If you consider that the reflection was believed to be one's soul in the mythological ages and some tribes consider taking photographs as taking one's soul, we can say that this is the way Elizabet robs Alma from her soul/persona. At the same time, a famous person taking a photo of her admirer signals the change that will take place in the future.


Film bir çok film teorisyeni tarafından çok farklı şekilde yorumlanmıştır. Lloyd Michaels'a göre (Michaels, Lloyd, "Bergman and the Necessary Illusion", pp. 16–19  in Michaels (2000)), Elizabet'in suskunluğunun nedeni, tarihteki 2. Dünya Savaşı ve Vietnam savaşı gibi katliamlara dayanamadığı içindir. Bergman bize bunu 2. Dünya Savaşı'na dair ikonografik fotoğraflar göstererek verir. Elizabet'in dünyadaki şiddete tepkisi kendini dünyaya kapatarak olur. Ama Elizabet bu tepkisiyle, farkında olmadan Alma'ya şiddet uygulayacaktır. 'Persona', insanın birbirine yaptığı şiddetin sadece fiziksel olmadığını bize hatırlatmak ister.

The film is analyzed by many film theorists by very different ways. According to Lloyd Micheals (Michaels, Lloyd, "Bergman and the Necessary Illusion", pp. 16–19  in Michaels (2000)), the reason of Elizabet's silence is that she cannot take the violence of world events such as the holocaust and the Vietnam War. Bergman shows us this by using iconographic photos from the WW2. Elizabet's response to violence is shutting herself down from the world, but it is her silence which she uses as a source of violence to Alma. 'Persona' wants to show us the non-physical violence that one does to another.  

Film hakkında ilginç bir kaç ayrıntı: Bergman filmi, ağır bir zatürre yüzünden hastanede yatarken yazar. Bu sırada Ullman ve Andersson onu ziyarete gelirler. Kadınların arasındaki benzerlik ve hastanede olmanın verdiği sıkıntı sonucu 'Persona' filmi doğar. Elizabet filmde tek bir tam cümle kurar: "You ought to go to bed, or you'll fall asleep at the table" (Yatağına yat, yoksa masada uyuyakalacaksın).  Son olarak, Ullman'ın Bergman'dan evlilik dışı bir çocuğu olduğunu da eklemek gerekir.

A few interesting details about the film: Bergman creates the idea in his hospital bed recovering from a heavy pneumonia. Ullman and Andersson visit him. His discovery of two women's resemblance and the troubles of his malady creates the film. Elizabet only talks one whole sentence in the film: "You ought to go to bed, or you'll fall asleep at the table". Lastly, Ullman has a daughter from Bergman out of a marriage.

İzleyiniz!

Watch it!

Fragman/Trailer:

Friday, May 7, 2010

Fotoğraflı Cumalar- Photography Friday-Bruce Weber

'Fotoğraflı Cumalar' için ne yapsam diye bakarken gözüm gitgide moda ve reklam kampanyalarına takılır oldu. Yurtdışında öyle bir yapılıyor ki bu işler, sanattan tek farkları karşılığında bir şey satmaları oluyor, sanat da her zaman satılık değil mi zaten? Arada bir İtalyan Vogue'un dosyalarına denk geliyorum, değme fotoğraf sanatçılarına taş çıkarıyorlar atmosfer yaratmakta.

Whenever I look for something to put on "Photography Friday", I keep coming up more and more with fashion photographers or ad campaigns. Some do it so well, that it doesn't have any difference from 'art photography' at all, except maybe that it tries to sell something. But isn't art always for sale in some point? When I look at Italian Vogue's features, I found the fashion photographers even more successful than art photographers when it comes to create an atmosphere.

Bugün ki konuğumuz ise, moda dosyası bile değil bir reklam kampanyası, ama ne kampanya. Bruce Weber'in Alman bahçe mobilyası firması Dedon için yaptığı 'Coming Home' (Eve Dönüş) projesi. Bir doğal parkta devasa bir ağaca kurulan bu 'hayali' ağaç (fotoğraflardan görüyoruz zaten, ağaca hiç dokunulmamış neredeyse), 3 nesilde bütün aileyi bir araya topluyor. Bruce Weber'e göre, ağaç evler herkesi çocukluğuna götürüyor ve "ev" hissini yaratıyor, biz de bir karşılığı yok tabii, ama fotoğraflar yine de çok güzel!

Today's guest is not even a fashion feature, but an ad campaign. Bruce Weber's 'Coming Home' project for German outdoor furniture brand Dedon. This 'imaginary' tree in found in a national park (as you can see, there is no construction on the tree itself) gathers 3 generations of a family together. According to Bruce Weber, tree houses bring everyone to their childhood and creates the feeling of home. And the result is awesome! 






Favorim/ My favorite

O kadar şey var beğenilecek, ben en çok çay takımlarını sevdim, iyi mi?

In all the things to like, I like the tea set the most:)


Ve Video/And the video:


Sonundaki önermeyi de çok sevdim: "Çocukken tırmanılacak güzel bir ağaç bulursunuz, büyümüş olarak geri döndüğünüzdeyse onu kesmek istersiniz. Ama kesmeyin! Bunun yerine onu eviniz haline getirin"

I also liked a lot the suggestion at the end :"As a child you find a beautiful tree to climb, and when you return to it as a grown-up you want to cut it down. But don't! Instead make it "home sweet home". 

Keşke Türkiye'de de daha fazla böyle reklam kampanyası yapılsa, bıkmadınız mı artık aynı şeylerden?

daha fazlası için...
for more...

© Tüm fotoğraflar Bruce Weber'e aittir....
©All photos belong to Bruce Weber....

Thursday, May 6, 2010

Karanlık Bir Öykü

Güneşim ilk ışıkları, oda loş. Gözlerimi açma isteği ve uykunun tatlı çağrısı arasında bocalıyorum, beyaz perdelerde günün ilk ışıkları oynaşıyor. Doğruluyorum hafifçe yatakta, sabahın serini çıplak kollarımı okşuyor. Aklımda hiçbir şey olmamasına şaşırıyorum, içimin boşluğuna. Hafif soluğun geliyor kulağıma, dönüp hiçlikten bakıyorum sana. Daha bir güzelsin böyle, soğuk, donuk. Saçların yastığa dağılmış, loşlukta kara, güneş de sapsarı saçlar. Yüzün kireç beyazı, ellerin ise gölgede kalmış kömür karası. Suratında belli belirsiz bir gülümseme. Nedenini arıyorum yüzünde, bulamıyorum, rüya görüyorsun belli, ben var mıyım acaba içinde?
Hiçlikten bakıyorum sana, böyle daha güzelsin, soğuk, uzak. Kalabalıkların doldurduğu hiç gitmediğim bir Avrupa kenti gibi. Benim dışımda herkesin gezip gördüğü.
Biliyorum ki, kalksam şimdi yataktan, sen yok olacaksın, kokun bile kalmayacak. Yatıyorum yeniden, yumuyorum gözlerimi. İşte sevgilim, seninle olmak için ben her sabah sen uyanmadan ben bunları yapıyorum. Senin ise haberin bile yok. Gülümsüyorsun uykunda, rüyadasın besbelli, kalabalık bir Avrupa kentinde belki de....

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

***Bilinç akışı şeklinde yazıldıktan sonra, Björk'ün 'Hyperballad'ından ilham alınıp yukarıdaki şekli almıştır***

Yine bir Michel Gondry videosu:

Karanlık Bir Yazı

Çok kötü şeyler var bu dünyada,
Bilmemek var, görmemek, anlamamak,
Koşmak var, soluksuz kalmak yine de koşmak arkana bakmaktan korkarak.
Düşmek var gecenin en karasında,
Düşmek ve kalkamamak.
Daha da kötüsü kalkmayı istememek var, isteyememek.
Düşmekle kalkmak arası bir adım yol, herkesin her gün defalarca aştığı.
O yola takatı kalmamak var.
Gözlerini yummak var, yummak ve bir daha açmamak.
Daha da fenası, tekrar açmak var gözlerini, hiçbir şey olmamış oyunu oynamak.
Unutamamak var, unutamamak ve susmak.
Çığlık atmak var, çığlık atmak ve sesi çıkmamamak.
En sevdiğinin tabutunun yanında durmak var, durmak ve okşamak.
Okşamak ama ağlayamamak.
Ağlamak ve susmamak var sonra.
En sonunda ise gözlerini yummak var, yummak ve açmamak.

Wednesday, May 5, 2010

Müzikli Çarşambalar/Musical Wednesdays 2

Ne kadar dengesiz bir insan olduğumun bundan iyi bir kanıtı olamaz sayın seyirciler. Aşağıdaki last.fm profilimden gördüğünüz üzre, 2 saatlik Hayko Cepkin dinletimin ardından, Hayko Cepkin'in bir şarkısı yarıda kesilerek ani bir fikir değişikliğiyle Semiramis Pekkan'dan Bana Yalan Söylediler dinlemek için yanıp tutuştuğumu fark ettim.

Plath-ish's Profile Page  
 
Sonra da benim için çok özel bir parçaya geçtim "Yine Bir Gülnihal". Çocukken en sevdiğim şarkıydı, o zaman söylerini çok anlamaz uydurur uydurur söylerdim, şimdi de her dinlediğimde o çocukluğuma ve Barış Manço'ya dönüyorum, çok iyi geliyor. Sonradan öğrendim ki, İsmail Dede Efendi ve özellikle bu parça, batı ezgilerine dönük olduğu için beni bu kadar etkiliyor. Sarayda müzisyenlik yapan Dede Efendi, İtalyan müzisyenleri dinledikten sonra, zaten ilahi, Mevlevi gibi öğelerle çağdaşlarından ayrılan müziği daha da bir eşsiz hale dönüyor. Bu parça dışında TSM'de sevdiğim hemen hemen her parçanın Nihavend makamında olması (Yine Bir Gülnihal Rast Semai- nihavend de rast makamı) da tesadüf değil tabii.



Bu hafta da, bir günde iki birbirinden uç noktalarda müzikle yapalım 'Müzikli Çarşamba'ları, önce azın, sonra huzur dolun diye, bir nevi detoks-i ruhi:P

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails