Wednesday, May 5, 2010

Müzikli Çarşambalar/Musical Wednesdays-Hayko

Taktım yine bu hafta Hayko'ya. Bünyeme de pek iyi gelmiyor açıkçası, bir yandan 'Muska' bir yandan Hayko garip garip kabuslar görüyorum, sonra kendimi tutamayıp yine Hayko dinliyorum, yine kabus, off.... Çık rüyalarımdan Hayko, rica edeceğim, git kendine başka eğlence bul n'olur....

Bu iki şarkısına takığım, bu arada Hayko her hafta Okan Bayülgen'e çıksın istiyorum, çok eğleniyorum.



Benim de bugün bir derdim var, bunu bilmek maalesef elinde değil, çürük bir parçam beni terk etti, bunu tekrar yeşertmek elimde değil, gönül isterdi balık olsaydım, maalesef unutmak elimde değil...



Hiç aklımda yokken, bir ışık yanar, yol gözümü dağlıyor bak ağlasan da boş, bende ki zehir kadar sarhoş,  bu nehir gibi akan sular, ne çok olur bu gözlerde yaş, tadı yok, çok zor olur bir daha...

Bu adamın şarkı sözlerindeki bazen pastoral bazen arabesk bulduğum tadı ve Türk Sanat Müziği eğitiminin getirdiği nağmeleri çok seviyorum, bir de brutal vokal olmasa (ben her seferinde burada yazacağım, içimde kalmasın). Bir de ben daha bir şekline alışamamışken, daha da garip şekillere giriyor, biliyorum metal sertlik filan ama, imaj hiçbir şeydir susuzluk herşey yavrum ya, mualim bir imajla söylesen bu şarkıları daha sert olur inan.

Herşeye rağmen seviyom seni Haykooooo

Tuesday, May 4, 2010

Beşiktaş Alkım

Beşiktaş Alkım benim gözümde feci şekilde sınıfta kaldı arkadaşlar. İlk açıldığında ben Beşiktaş'ta oturuyordum, Kabalcı'ya rakip oldu diye de çok sevinmiştim, kısa bir süre sonra karşıya taşınınca çok da tanışamadık kendisiyle. Bugün Beşiktaş'ta bir işim vardı, Sadık Yemni'nin (Muska'sı bitti, çok yazmak istiyorum hakkında, ama kitap kulübümün yeminine uyup ay sonuna kadar sabretmem gerek) Öte Yer'ini alacaktım. Neyse, 4 katlı kocaman Alkım'ın Türk Edebiyatı bölümü acınacak durumda. Tamam yüksek tavanlı yerin tavanına kadar kitap koymuşlar, bir de çalışanlar çıkabilsin diye merdiven. Onun dışında iki rafta çok satanlar ve Elif Şafak, Orhan Pamuk gibi popüler işler, ama onların dışında, şöyle bir kitaplara bakınayım, arkalarını okurum, sevdiğimi alırım diyorsanız mümkün değil, ancak ne aradığınızı bileceksiniz, elemanlar merdivene çıkacak verecek. Zaten aradığım kitap da yokmuş. 4 katlı bir mağaza, böyle daracık yere sıkıştırılmış Türk Edebiyatı bölümü beni gerçekten üzdü. Oysaki Kadıköy'deki Alkım, 2 katlı olmasına rağmen, çok geniş bir Türk Edebiyatı Bölümü'ne sahip, ayrıca başka hiçbir yerde görmediğim edebiyat/inceleme/teori bölümü ve epey geniş bir dünya-Türkiye tarihi bölümü var (sırf Ermeni tarihinin 2 kitaplık ünitesi var, ben öyle diyeyim). Beşiktaş Alkım'cığım, sınıfta kaldın canım, sen Orhan Pamuk, Melissa P. filan satmaya devam et, biz seninle çok görüşmeyeceğiz anlaşılan.

Monday, May 3, 2010

Sinemalı Pazartesiler/ Cinema Mondays-Grey Gardens



Bu hafta bahsetmek istediğim film, benim için en belki de en önemli film olan Maysles Kardeşler'in efsanevi belgeseli 'Grey Gardens'. Aslında film tesadüf sonucu oluştu, Jacqueline Kennedy ve kardeşi Lee, J.F. Kennedy'nin ölümünden sonra, aileleri Bouvier'ler hakkında bir film çekilmesini istedi ve bunun için Maysles Kardeşler'le anlaştı. Maysles Kardeşler Jacky ve  kız kardeşi Lee'nin hayatına dair çekimler yapmaya başladı.  Jacqueline Kennedy'nin teyzesinin evinin belediye tarafından yıkılacağı ve hala çöp evde yaşayan Edie Bouvier ve kızının evden atılacağı haberi tam da o sıralarda büyük bir skandal yarattı. Jacky bunun üzerine evin tamiratını ve temizliği üstlendi, skandalı kapatmak için gidip evde kendi temizlik yaptı. Ve tabii ki, Maysles Kardeşler büyük bir olasılıkla hayatlarında gördüğü en egzantirik ve deli karakterler olan bu iki sosyetik kadının öyküsünü kaçırmadılar. Jacqueline Kennedy belgeseli rafa kaldırıldı ve iki kardeş iki ay boyunca bu çöp eve yerleşerek dünyanın hakkında en çok konuşulan belgeseli 'Grey Gardens'ı çektiler.

The film that I want to talk about this week, is the most important film of all times for me, Maysles Brothers' documentary 'Grey Gardens'. In fact the film is came into being with a coincidence, after J.F. Kennedy's assassination, Maysles Brothers were asked by Jacqueline Kennedy and her sister Lee to make a film about the Bouvier family (Jacqueline Kennedy's maiden name).  The big scandal of Jacqueline's aunt Edie Bouvier and her daughter who lives in a decaying mansion to be trow out to the street is discovered at that time. Jacqueline provided the funds for the renewal of the house and she herself went to Grey Gardens to help with the cleaning. And of course, Maysles Brothers, who probably faced the most eccentric and interesting characters they were ever going to face, didn't miss this opportunity. The Jacqueline Kennedy documentary got canceled and they moved into the trash house and 'Grey Gardens', the most talked about in the world, got shot. 


Burada şunu da söylemem gerekir ki, bu olay iki kardeşin başlarına konan ilk talih kuşu değil. Daha önce 1970 yılında Rolling Stones grubunun düzenleyeceği bir konser turnesini çekeceklerdi. Altmont'da verdikleri ücretsiz konser sırasında çıkan arbedede bir kişi bıçaklanıp ölünce, Maysles'ler akıllarına gelmeyecek bir konu elde etmiş oldular. Yani ben belgesel çekerken ne kadar bahtsızsam, onlar da konu ve olay açısından o kadar şanslılar, sinir olmamak elde değil.

I must say here that the Maysles Brothers are always lucky like that. Before Grey Gardens, they planned to shoot a Rolling Stone's tour in the 1970. During this tour, in a free concert in Altmont, a kind of an uproar started and a person was stabbed and killed. And here they were the Maysles Brothers shooting the scene with 16 cameras! So, on the contrary of how unlucky I am when shooting my documentaries, they were always on the good side with luck. I kinda hate them a little bit for that. 




Peki kim bu "Büyük" Edie ve "Küçük" Edie? Büyük Edie, Edith Ewin Bouvier Beale, Jacqueline Kennedy'nin teyzesi ve zengin bir aristokrat ailesinin kızı. Amatör bir şarkıcı ve 1895 doğumlu. 1917'de babasının ofisinden bir avukat olan Phelean Beale'le evleniyor. Aynı yıl doğan Edie dışında iki oğlu daha var. 1923'de aile New York'a yakınlığıyla bilinen sosyetiklerin tatil yöresi East Hampston'daki Grey Gardens'a (Boz Bahçeler) taşınıyorlar. 1931 yılında Phelean evi terk ediyor, ve küçük bir nafaka ve Grey Gardens dışında Edie'ye bir şey bırakmıyor. Çift daha sonra 1946'da Phelean'ın Meksika'da açtığı bir davayla boşanıyorlar. Filmde söylendiğine göre, baba orada yeniden evleniyor. Zaten para sıkıntısı çeken büyük Edie, oğlunun düğününe opera sanatçısı gibi giyinip gidince babasının mirasından da oluyor ve evi yıkıma götüren para sıkıntısı iyice ciddileşiyor.

But who are these "Big" and "Little" Edie? "Big" Edie, Edith Ewin Bouvier Beale is Jacqueline Kennedy's aunt and the daughter of a rich socialite family. She was born in 1895 and was an amateur singer. In 1917, she married a lawyer from his father's firm Phelean Beale. Beside "Little" Edie who was born at the same year, she also had two sons. In 1923, the family moved to the "Grey Gardens" a big mansion in a huge estate in East Hampton. In 1931, Phelean left the house and Edie was left only with the Grey Gardens and child support. The couple finally got divorced in 1946 via a letter from Phelean in Mexico. According to the film, the father got re-married in Mexico. When "Big" Edie decided to go dressed as an opera singer to his son's wedding, her father cut her off his will which augmented her money issues. 



Küçük Edie'ye gelince, gençliğinde çok güzel olan ve bir-iki küçük defilede mankenlik yapan Küçük Edie, 1947 yılından 1952 yılında kadar New York'ta yaşadı. Evli bir adamla olan ilişkisi nedeniyle (Küçük Edie'ye göre adam onu ünlü bir yıldız yapacaktı) ailesiyle Grey Gardens'a geri getirildi, ve kendi deyimiyle yıllarca sürecek esareti başlamış oldu. Zamanında çok talibi olan Edie, annesinin hiçbirini beğenmemesi yüzünden (Küçük Edie'ye göre) hiç evlenemedi, Grey Gardens'a zorla getirilince geçirdiği bir (ya da bir çok) sinir krizi nedeniyle saçları ve kaşları tamamen döküldü. O günden sonra da, egzantrikliğine katkıda bulunan rengarenk türbanlarıyla gezmeye başladı.

"Little" Edie, who was very beautiful and modeled for some small shows in her youth lived in New York from 1947 to 1952 in order to find a suitable husband. Because of her love affair with a married man (according to "Little" Edie, his lover would make her a famous star), the family forced her to return to the Grey Gardens, which started what she calls herself a her imprisonment. Edie who got a lot of suitors in her youth never married, because (again according to "Little" Edie) her mother never liked one, and she lost all her hair when she got a nervous breakdown when forced to move back to the Grey Gardens. After that day, she extend her unique style to colorful turbans that she always wore. 



Anlayacağınız, yıkılmak üzere olan çöp evde yaşayan bu sosyetik ana-kız, tam da her yönetmenin hayalindeki karakterler. Aralarında, özellikle Küçük Edie'nin zorla geri döndürülmesi, ve tartışmalarından çıkardığımız kadarıyla, annesinin daha evliyken başlayan bir yasak ilişkisi yüzünden tartışma eksik olmuyor. Zamanında çok para edebilecek evi Büyük Edie'nin inatla satmayı reddetmesi de başlıca kavga sebeplerinden biri. Film bize aile hakkında dışarıdan bilgiler vermiyor, bütün hayat hikayeleri, oldukça sübjektif olarak bu iki kadından öğreniyoruz, birbirine taban tabana zıt iki versiyon halinde. Hangisinin hikayesine inanacağınız ise size kalmış...

To tell you shortly, this socialite mother and daughter who lives in a dumpster-mansion are just the perfect characters in every director's dream. They constantly fight, especially about "Little" Edie's forced return home, and about (from what we can read between the lines) her mother's love affair started when she was still married. Another major issue between them is the fact that "Big" Edie always refused to sell the mansion which could cost plenty at its time. The film doesn't use external source of information, we only learn they life story from themselves, very subjectively I need to add, a completely different two version of the same story. It is left to you whose story to believe and whose not...




Filmin tek önemi bu iki yarı-deli karakter değil. Maysles'lerin 'Direct Cinema'- Direkt Sinema teknikleri, belgesel dünyasında ciddi bir çığır açıyor ve Direct Cinema'nın öncülerinden kabul ediyorlar. Genel olarak Direct Cinema, 'Cinema Vérité' ve onun öncesinde Sovyetler zamanı ortaya çıkan Dziga Vertov'un 'Kino Pravda'sının belgesele yansıması. Hafif ve taşınabilir kameraların 60'larda gelişmesinden de yaralanan tür, yönetmenin müdahalesi olmadan doğal olayları yani "gerçekleri" kaydedebilmeyi amaçlıyor. Ama bence Maysles'lerin amacı bunun da ötesinde bir gerçeklik yakalamak. Bir kere Maysles'ler hiçbir zaman, aslında kameraman yokmuş ve biz o an olan gerçek bir şey izliyormuşuz hissi yaratan sahtekarlıklara girmiyorlar. Hemen her filmin başında önce kendilerini çekip bir yüzlerini gösteriyorlar. Burada yerilen şey, Hollywood sinemasının yaratmaya çalıştığı, o sözde gerçekçi ama yalan illüzyon.

The only important part of the film isn't these two half-crazy women. Maysles 'Direct Cinema' technique, is a new beginning in documentary film-making  and they considered to be one of the pioneer's of the style. To tell you shortly about it, 'Direct Cinema' is the documentary version of 'Cinema Verité' and its  Soviet predecessor 'Kino Pravda' of DzigaVertov.With light and portable cameras in the 60's, certain film-makers aimed to create a new kind of realism, without the interference of the director to the characters. But for me, Maysles' mission surpasses this reality. Maysles never pretend that there is no camera around and the viewer is watching the pure reality itself. In almost the beginning of all of their films, they showed themselves. This is, for me, a critic of the illusion that Hollywood tries to create to forget the viewers about the camera and the crew. 


Gerçekçilikten bahsederken, özellikle Grey Gardens'da, insanların kamera önünde ister istemez davranışlarını değiştirdiklerini düşünmeden edemiyoruz. Büyük Edie de, Küçük Edie'de aslında sahnede olması gereken ve kendini sanatçı olarak adlandıran büyük oyuncular. Kameraya her daim oynuyorlar, yani aslında onların gerçek halini çok nadir görüyoruz, ama kendilerini kaybedip (genelde kavga ettiklerinde) maskelerini düşürdükleri o bir kaç an filmi efsanevi yapıyor. Tüm çıplaklığıyla, hayatınızdaki en yakın insanları bile göremeyeceğiniz kadar iyi görüyorsunuz o anlarda Edie'leri. Burada önemli bir nokta da, gazatelerde haberleri çıktıktan sonra Bouvier'lerin zaten çok rezil olmuş olması ve artık kaybedecek bir şeylerinin kalmaması. Bir zamanların en sosyetik ve Amerika'nın başkanıyla akraba ailesinin çöp evde yaşaması yanında, geçmişte yaşadıkları küçük aşk ilişkilerinin artık bir önemi kalmıyor, onlar da her şeyi ağızlarına geldikleri gibi konuşuyorlar.

Talking about the reality, especially in Grey Gardens, we cannot help to think about how everybody changes in front of a camera. Both "Little" and "Big" Edie are very colorful characters who like to play, especially to the camera, but also ordinarily to everybody. They call themselves "artists". They always play to the camera, so we see their true selves very rarely, but a few scenes (especially during their epic fights) when they lost their masks made the film legendary. In these moments, we see the Bouviers in all their nakedness, even better that we can see the people we think we know the most. An important part here, is that after the scandal of their living conditions were published in newspapers, they really had nothing to loose left. The fact that one of the most socialite families who is related to the American president lives in a dumpster made the little love affairs they lived before very insignificant, so they say what they want to say without hesitating. 




Burada tek etken rezil olup olmamak değil tabii ki. Maysles'lerin böceklerin bastığı, suyu akmayan ve içinde rakunlar geçen bir evde iki ay boyunca kalması kuşkusuz aralarında büyük bir bağ kurmuş. Büyük Edie bunu sıkça, Küçük Edie'yi iki kardeşten birine yamamaya çalışarak gösteriyor zaten (o yıllarda Küçük Edie 50'li yaşlarında!), özellikle birlikte şarkı söyledikleri sahnelerde de bu bağ belli oluyor. Maysles kardeşler hiçbir şekilde bazı 'Direct Cinema' yönetmenleri gibi davranmıyor ve kamera açıkken de Edie'lerle iletişime girmekten (konuşmak, şarkı söylemek vs.) çekinmiyorlar, burada önemli olan nokta yönetmenin konuşup konuşmaması değil çünkü, karakterleri manipüle edip etmediği.

The only factor for they frankness is not the fact that they got disgraced by this scandal. Maysles stayed in the house infected by insects, and inhabited by cats and raccoons for two months without running water. This certainly creates a special bond between them. "Big" Edie states that with her implications on "Little" Edie's marrying of the brothers, and in the scenes where they sang together with the Maysles. Maysles Brothers doesn't really act like most of the 'Direct Cinema' directors, and doesn't avoid contacting the two Edies when the camera is on, the important point here is not if the director talks with the characters or not, but not to manipulate them in some way.


Kadınlar Maysles'lere o kadar güveniyorlar ki, bir kavga sahnesinde nedense ev içinde mayoyla oturmayı tercih eden Büyük Edie'nin mayosu düştüğünde (!) bile bozuntuya vermeden kavgaya devam ediyor. Sinema tarihinde en çok sevdiğim sahne bu. 80 yaşındaki Edie'nin memeleri nedeniyle değil tabii ki. Kameradaki yanılmıyorsam Albert Maysles, o anda hemen kamerayı başka bir yere çeviriyor, bir ara nereye doğru yöneltsem diye bocalıyor (şansına hemen karşısında da ayna var) ve sonunda Küçük Edie'nin eski bir fotoğrafına zorluyor. Aynı sizin başınıza aynı şey gelse, hemen refleksle başınızı başka yöne çevireceğiniz gibi. Albert Maysles'in kamerayı bu kadar gözü gibi kullanması ve onu kullanırken böyle refkeksleri olması, bir belgeselci adayı olarak beni çok etkiliyor.


The women trust the brothers so much, that when "Big" Edie's swimsuit (she wears a swimsuit inside for some strange reason) got loose in a fight scene, they continued the fight without a break. This is the scene I love the most in the history of cinema. Of course, not because a 80 year-old's breasts got exposed. I think Albert Maysles got the camera, when the swimsuit fell, he suddenly shifted the camera away, looking for a second for a place to focus (unfortunately he had the mirror across him which also shows her naked bosom) then zooms in to one of "Little" Edie's old photos. Just like how you'd turn your head if the same thing happened to you. The fact that Albert Maysles uses the camera like his own eyes and that he has reflexes like that amazes me.




Sonuçta Grey Gardens, bugüne kadar gördüğüm karakterleri en derinlemesine ve tüm halleriyle inceleyen belgesel. Bunun yanısıra, bazı sahnelerde Küçük Edie'nin sözleriyle evin ve bahçenin görüntülerinin birleştirilmesiyle oluşturulan kurgunun bazı yerlerde oldukça şiirsel olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Kısaca çürüyüp yıkılmak üzere olan bu sosyete ailesinin filmini ve Maysles Kardeşlerin eşine az rastlanır sinema anlayışını kesinlikle izleyiniz.

All in all, Grey Gardens is the documentary that explores its characters the most that I saw. In addition to that, some scenes in which the "Little" Edie's words conjuncts with the shots around the house and the garden are pretty poetic. In short, you should watch this story of a decaying socialite family and the unique cinematographic sense of Maysles Brothers.





Daha sonra da, olayların asıl yüzüne daha iyi anlayabilmek için, 2009 HBO yapımı 'Grey Gardens' filmini izleyebilirsiniz. Küçük Edie'yi Drew Barrymore, Büyük Edie'yi ise Jessica Lange'in oynadıkları film aynı zamanda Maysles kardeşlerin filmi çekmesini de anlatıyor. O filmi izlerseniz eğer, Maysles Kardeşlerin evde iki ay yaşamasıyla ilgili sözlerimin vehametini daha iyi anlayabilirsiniz. ama lütfen, kitabı okumadan filmi izleyenler gibi, belgeseli izlemeden kurgusal filme atlamayın. Her ne kadar Drew Barrymore Edie rolüyle Golden Globe da almış olsa, hiç bir şey gerçeğin yerini tutamaz unutmayın! Ayrıca, film ne kadar başarılı da olsa, belgeselin o gotik atmosferini içinde barındırmıyor, baştan belirteyim.

If you want more of it, you can also watch HBO's 'Grey Gardens' shot in 2009. The film in which Drew Barrymore plays "Little" Edie and Jessica Lange plays "Big" Edie also tells the making of the original Grey Gardens, the documentary. If you watch it, you'll understand more about me saying how important Maysles Brothers' stay in the house is. But, please do not automatically jump to the HBO film and don't forget that even though Drew Barrymore got the Golden Globe for her performance as Edie, nothing beats the truth! And, even though the film is very good, it doesn't have the gothic atmosphere of the documentary.

Fragman/Trailer 

Grey Gardens (1975)



Grey Gardens (2009)

Sunday, May 2, 2010

Okuduğum Kitaplar Listesi- 2010/ Books I read list 2010- Update

MART/MARCH

 Ve Durgun Akardı Don Cilt 2-3/ And Quiet Flows the Don Volume 2-3- Mihail Şolohov

NİSAN/APRIL

Ve Durgun Akardı Don Cilt 4/ And Quiet Flows the Don V.4-Mihail Şolohov: Detaylı yorumuma buradan ulaşabilirsiniz.

You can see my detailed review here.

Muz Sesleri-Ece Temelkuran: Yine detaylı yorumuma şuradan ulaşabilirsiniz. 

Anatomist- Federico Andahazi: 16. yüzyılda klitoris'i ilk defa keşfeden Mateo Kolomb'un hikayesi, politika, din ve entellektüel çevreyi sorgulayan, Rabelais'ye yakın bir sarkastik satir. Aslında Mateo Kolomb gerçekten De Re Anotamica adlı bir kitap yazıp orada klitoris'in "haritası"nı çıkarmış, ama gerisi kurgu. Kitap iyi bir satirdi tamam, ama hayatımda böyle seksist bir kitap görmemiştim, çok konuşturmayın beni sinirimden kudurdum.

The Anatomist-Federico Andahazi: The story of the Anatomist Mateo Colombus who first discovers the clitoris, is a satyr close to Rabelais' sarcasm against religion, politics and the intellectual circle of the Renaisance. Colombus really did exist in the history and he wrote 'De Re Amatomica' in which he puts the 'map' of the clitoris, but the rest of the book is fiction. The satyr part is great, but it was the most sexist thing I ever read!

Muska- Sadık Yemni: İllederoman için okumaya başladım, Mayıs toplantısından sonra eleştirisi bu blogda!


ŞİMDİYE KADAR  OKUNAN KİTAP SAYISI/ BOOKS READ SO FAR: 12

Ve Durgun Akardı Don ya da Kardeş Kardeşi Öldürür mü?/ And Quiet Flows the Don or Does Brother Kill



Şolohov'un 'Ve Durgun Akardı Don'unu bu iki cümle özetleyebilir benim için, savaşın tüm hararetine rağmen durgun akmak ve kardeşin kardeşi öldürmesi...

Sholokhov's 'And Quiet Flows the Don' can be summarized in these two phrases for me, to flow quietly despise all the action of the war and brother killing brother...


'Ve Durgun Akardı Don', 1. Dünya Savaşı, onun hemen sonrasında çıkan Bolşevik Ayaklanması, ona karşı koymaya çalışan Çarlık yanlısı Beyazlar, ve en çok da bütün bunların arasında oradan buraya savrulan Kazakların hikayesi. Kazakları biraz da bizim tımarlı sipahilere benzetiyorum, barış zamanı köy ve kazalarda günlük yaşamlarını devam ettirirken, savaş çıkınca istisnasız hepsi savaşa sürülüyor. Kazaklar da yıllarca her türlü ayaklanmayı bastırmak ve savaşlara katılmak için kullanılmışlar. Kısacası Rusya tüm pis işleri Kazaklara gördürmüş.

'And Quiet Flows the Don' tells the story of World War I, the Bolshevik Revolution, the Tsarists who fight against them and most importantly the Cossacks who are dragged along from side to side. The Cossacks are the farmer/soldier community in the Southern Russia and they were used in every battle and uprise on the front row. 

Bunun etkilerini daha savaş başlamadan, Kazakların günlük hayatının anlatıldığı 1. ciltte görmeye başlıyoruz. Birbirleriyle ilişkileri hep haşin, erkeklerinki savaştan, kadınların da erkeklerle savaşmaktan. Aslında bizim köylülerden çok farkları yok, sadece kadınların elleri biraz daha sopalı. Şaşırtıcı farklardan biriyse Aksinya'nın hikayesinde gizli. Aksinya'ya babası tecavüz ediyor, bunu öğrenen abisi ve annesi, babayı öldürüyorlar, yani bizdeki namus kavramı mevcut, ancak onlar asıl suçluyu öldürürken biz kurbanı öldürüyoruz.

We can see the effects of this in the first volume, even before the war starts. Their relationship with each other is always harsh, men's because of the war, women's because of their war with the men.

İlk ciltte Don oldukça hızlı akıyor, çalkantılı bir aşk hikayesi eşliğinde Kazaklarla tanışıyoruz, derken savaş çıkıyor ve ikinci ciltle birlikte sular bulanmaya başlıyor. İkinci ve üçüncü cildin neredeyse tamamı savaşla ilgili, dolayısıyla benim gibi savaş hakkında okuyamayan biri için çok ağır, hatta tersine akıyor. Ama bu ağırlık ve onun okuyucu üstünde yarattığı rehavet, tam da savaşın hissettirdiği şey aslında. Yedi yıl sürüyor, dile kolay, yedi yılın her günü birini öldürüyor ve her gün ölümle burun buruna geliyorsunuz.

The Don flows very fast in the first volume, we meet with the Cossacks with a tumultuous love affair, then comes the war and with the second volume, Don's water becomes dark. Almost all of the second and third volume is about the war, so it's very hard to read for a person like me who cannot read about wars very long, I can say that it almost flows backwards. But this slowness and the languor it creates on the readers is just what a war does. It continues for seven years, you kill people everyday for seven years and comes close to being killed.

Baş kahramanımız Gregor, kitabın neredeyse tamamında onu izliyoruz (en azından onunla iletişimde bir kişinin hikayesini) onun savaşta olduğu 2. ve 3. ciltte biz de onunla birlikte savaştayız, o ailesini ziyaret ettiğinde biz de köye dair haberleri alıyoruz. Hatta bu haberler için kitabın dedikodu yerleri diyebiliriz. Gregor özel bir karakter, çok gözüpek bir Kazak ve savaşçı. Savaş dışındaysa ne yapacağı belirsiz uçarı biri. Savaşta bir Kızılların, bir Beyazların, bir Kazakların yanında oradan oraya sürüklenmesi ne kadar kolaysa, hayatındaki iki kadın arasında gidip gelmesi de o kadar kolay. Kitabın en değişken karakteri Gregor, onun Don'unun ne yöne akacağı hiç belli olmuyor, yeter ki nerede olursa olsun en ön sırada olsun. Gregor'un en önemli özelliği de idealist biri olması, herkes yağma yaparken o yağmalara asla karışmıyor, tutsak öldürmüyor...

Our protagonist is Grigori Melekhov, almost the entire novel follows him (at least follows someone related to him in some relation) it follows the war in the second and third volumes, and it visits his family when he visits his family. I can even call these passages at the village as gossip. It is usually the only entertaining part of the novel. Grigori is a special character, a very brave Cossack and fighter. Besides the war, he is quite shifty and frivolous. As easy as he changing sides from the Reds to the Tcharists and then to the Cossacks, he changes his mind between two women in his life. Grigori is the most unstable character of the book, it's quite uncertain where his Don will flow, as long as he is in the front line and in charge. Grigori's most important specialty is his idealism, when in the war where everyone pillages, he stay out of every pillage and he doesn't kill any captives...

Kardeşin kardeşi öldürmesi dedim ya, Kazakların başına gelen tam olarak bu, Kızıllarla Beyazlar Kazakları aralarında paylaşmış gibiler, yarısı orada, yarısı diğer tarafta ve tabii ki birbirlerinin gözünü oyuyorlar. Şolohov'un savaşa dair vermek istediği mesaj da bu, hem savaşın anlamsızlığı, hem de daha genel olarak bütün fikir savaşlarında, bir heyecanla o ideolojiye katılan çoğu kişinin saman alevi gibi olduğu, ve anında saf değiştirebileceği. Şolohov'un da dediği gibi, halk başında olanın kim olduğuna aldırmaz, sadece başında birinin olmasını ister.

Brother killing his brother is just what the Cossacks are faced with.  It is like the Reds and the Tcharists (Whites) divided Cossacks between them, half of them are with Reds, the other half with the Whites and they kill each other. This is the message Sholokhov wants to give about the war, both the ineptness of the war and more generally how easily the followers of an ideology can shift sides. Like Sholokhov says, the public doesn't care who he has as leader, as long a they have one.

Savaşın insanı nasıl insanlıktan çıkardığını da çok iyi veriyor Şolohov. Gregor savaştan dönüp çocuklarını gördüğünde onlara karşı hiçbir şey hissedemiyor, ancak bir süre sonra çocuklar onun kabuğunu kırabiliyor. Tam tersine Mişa Koleşov, kendi köylüsünü hiç acımadan yakıp öldüren bir adam, bakışları buz gibi. Ama Gregor'un oğluna bakarken gözleri yumuşuyor, yüzü gülmeye başlıyor. Kitaptaki ana iki tema da bu, aile ve savaş. Savaş aileleri ayırıyor, fertlerini öldürüyor ve aslında aile kurumunu yok ediyor.

Sholokhov also describe how with war people lost their humanitarian side. When Grigori goes homes from the front, he doesn't feel anything for his children. It takes some time for the children to break his shell. Quite contrarily, Koshevoy who kills people from his village without a shred of guilt, has softer eyes when he looks at Grigori's son. It is the two main theme in the book; family and the war. The war separates families, kills family members and is in fact destroy the family as a constitution. 

Melekof ailesinin kitap için önemi kuşkusuz çok büyük. Savaş bu birbirine bağlı aileyi yıkıyor, önce kardeşleri ayrı saflara düşürüyor, sonra aile fertlerinin hemen hepsini ellerinden alıyor. Savaştan önceki güçlü Melekof ailesi, savaş sonunda bir yıkıntı haline geliyor. Anne İlyinişya'nın yaşlılığındaki yalnızlığı ise kitabın beni en çok etkileyen yeri.

Melekhov family is an important part of the novel. The war destroys this bonded family, first it separates the two brother in different sides, then kills family members. The strong Melekhov family before the war is a ruin after it. The loneliness of the mother İljinicna in her old age is the part that affects me most in the novel. 

Şolohov, hiçbir gerçeği gizlemeden, ve bence hiçbir tarafı kayırmadan bütün gerçekliğiyle anlatıyor savaşı. Kitabı bu kadar önemli yapan da işte bu gerçekçilik. Bir de özellikle kullandığı koku betimlemeleri beni çok etkiliyor ve bana çok özgün geliyor. Köylülerin ter kokusu, ve daha önemlisi askerlerin burnuna topraklarından gelen 'sıla' kokusu, kitabın sürekli kullandığı motifler. Pelinotu nasıl kokuyor bilmiyorum, ama artık Rusya denince aklıma ilk onun geleceği kesin.

Sholokhov tells the war in all it's true nature, without any censure or without protecting one side. This realism is the strongest asset of the book. And especially his description of the odors fascinate me in his style and I find it very original. The odor of the peasants sweat and the odor of their 'homeland' is the motives that the author constantly uses. I don't know how absinthe smells like, but I will think of Russia whenever I smell one, I'm sure.

Bahsetmek istediğim son nokta Tolstoy'un Savaş ve Barış'ı. Benzerliği nedeniyle elimde olmadan kitabı okurken sürekli ikisini karşılaştırdım. Savaş ve Barış, Savaş Sanatı denen şeyin müthiş bir tanımlaması, bunu da şehirde yani savaştaki aşk ilişkileriyle tamamlıyor. Şolohov'un savaşının ise sanatlık hiçbir yanı yok, hoyrat ve kaba bir şey Durgun Akardı Don'daki savaş. Aşk bu kitapta da var kuşkusuz, ama savaşı gölgelemiyor, hatta savaş yüzünden var olması bile oldukça zor. Şöyle özetleyebilirim, Savaş ve Barış bir roman, Ve Durgun Akardı Don ise kitabın arkasında da dendiği gibi belgesel kitaba ya da kurmaca olmayan kitaba yakın bir gerçeklikte. Benim tercihim Ve Durgun Akardı Don'dan yana açıkçası.

The last think I want to talk about is Tolstoy's 'War and Peace'. Because of the fact that both tells the story of a Russian war, I always compare them in my mind when I read this book. War and Peace is the perfect definition of the art of war, and it's completed with the love affairs of the city, hence the peace. Sholokhov's war on the other hand, has nothing to do with art, it's vulgar and harsh. The book also has love in it, but it doesn't overshadow the war, in fact love becomes almost impossible because of the war. I can summarize it like this, War and Peace is a novel, And Quiet Flows the Don, on the other hand, is almost like a documentary book or a non-fiction book. My choice is And Quiet Flows the Don, to tell you the truth.

Kitap üstüne daha yazılabilecek çok şey var, ama özetlemek gerekirse, nasıl akarsa aksın, bu nehir romanın hedefine doğru aktığını söyleyebilirim. Savaş hakkında okumakta zorlanıyorum, Bolşevik Ayaklanması bana çok uzak bir savaş, daha önce tek bildiğim şey 1. Dünya Savaşı'nda ayaklanma çıkınca Ruslar'ın savaştan çekilmesi, Rus haritası hakkında hiçbir fikrim yok, yer isimleri tamamen bana yabancı, Rusça isimlerin kısaltmaları adın kendisinden daha uzun, kısacası kitap okurken beni zorladı, ama 4. cilt bitip çember tamamlanınca, beni ne kadar etkilediğini anladım. Bizim tarihimiz üstüne de böyle bir nehir roman olsa, ama ne bizi öven, ne düşmanları yeren, milliyetçilikten uzak bir kitap, ne iyi olurdu, değil mi?

There is so much more to tell about the book, but to summarize it, no matter how it flows, this novel flows to its target. It is hard for me to read abotu war, I don't know much about the Bolshevik Uprise, I have no idea about the Russian map, the names of the places has no meaning for me, and as for all Russian novels, the short version of character names are sometimes longer than the original-one(!), so the book was hard to read for me at times, but when the fourth volume finished and the circle closes, I understood how much it affected me. In short, this book is surely deserved his Nobel Prize.

Saturday, May 1, 2010

Okumak /Reading


Bilmeyen kalmamıştır ama tekrar söyleyeyim, yıllardır hep bir kitap klübüne üye olsam diye düşünürdüm, ama hiç kafama uygun bir şey bulamam. Sonunda kafama çok da uyan bir klüp buldum ve 3 aydır illedeROMANolsun'a üyeyim.

I think you all know by now, but for the ones who don't know, I finally found a book club to join and am a member for 3 months. 

Bu ayki toplantımızı bildiğiniz üzere Çarşamba günü yaptık. Toplantıdan sonra, Kadıköy tarafına gidenler bir taksiye bindik. İki kişi metrobüste indi, bir kişi de Kadıköy'de inince, ben takside yalnız kaldım. Takside de doğal olarak edebiyat konuşuldu, ben ne okuturum, sen ne okutursun vs. Herkes indikten sonra taksici döndü bana "Siz hep böyle kitap mı okuyorsunuz, ne güzel" dedi, ben de kısaca kulübümüzden bahsettim. "Ne güzel, dedi, ben de çocukken çok okurdum, başından kalkmazdım, sonra işte hayat..." Sonra Kemalettin Tuğcu dolu bir sohbet yaptık ben inenene kadar (çocukken ne okusun adam Kemalettin Tuğcu, Ömer Seyfettin tabii). Artık okuyamadığına üzüldüğünü söyledi, ama benim yaşımda bir kızı varmış, o da çok okuyormuş, okumanın yararlarından bahsettik sonra, yaşadığım en keyifli taksi yolculuğuydu.

We made this month's meeting on Wednesday. After the meeting, 4 of us going to the same part of town took a cab together. First 2 got out, then the other-one  and I'm left alone at the car. We, naturally spoke of books during the ride, and when everyone got out, the driver turned to me and asked "Do you always read like this?". I told him a little bit about our club. "How nice, he said, I always read as a child, but then life you know…" Then started a nice conversation about books and literature. He said that he was sorry not to be able to read anymore, but that she had a daughter around my age who also read a lot, we also talked about the positive influence reading makes in your life, and it was my best taxi ride. 

Bunu yazmak istememin nedeni edebiyatın nasıl insanın çevresine yayıldığıyla ilgili. Arabada yaptığımız 10 dakikalık bir konuşma, taksici normalde gecenin 11'de büyük bir olasılıkla hiç düşünmeyeceği halde ona okumayı hatırlattı, çocukluğuna götürdü. Sanırım benim okumayı sevmemin önemli nedenlerinden biri bu, genelde çocuklukta kazanılan bir alışkanlık olduğundan ve kitaplar en güzel çocuklukta okunduğundan (özellikle etkileyicilik ve hayalgücünü geliştirmesi adına) insanı çocuklaştıran bir şey aynı zamanda. Çocuk kitabı ya da fantastik kitap okumakla ilgili bir şey değil bu, ama bir kitabın karakterine kızıp "Ben olsam onu değil bunu yapardım" dediğiniz yerde, ya da hikayeyi çok sevip orada olmak istediğiniz anda hayalgücünüz işlemeye başlıyor.

I wanted to write about it to point out how literature really spread around. A little talk that his clients made in the car, made the driver to think about books and his childhood, which he would probably not do at 11 p.m. at night, driving. I guess, that's one of the main reasons why I like to read so much, since most of the time reading is a habit that we take at childhood, and because reading is most fun as a child (both because of the elevated imagination of the child and because books are most fascinating when the reader is young), reading is something that makes you a little bit childish. I don't only mean childhood books or fantasy books and such, when you get angry to a character in the book and start to think what would you do if you were him, or when you love a story so much that you imagine being there, your imagination kicks out.

Bu olay bana bir şeyi daha düşündürdü, daha doğrusu uzun süredir düşündüğüm bir şeyin ucundan tutup biraz yazmaya sevketti. O da şu ki, bu kitaplardan bahsettiğinde çocukluğuna dönüp gözleri parlayan adamın artık kitap okuma(ya)ması. Sanırım bir kısım insan için, kitap çocuklukta yapılan bir şey olarak kalıyor, ya da en azından okul yıllarından sonra bitiyor. Konu taksici, entellektüel farkı da değil, ben kaç kere bakkal tezgahının altında, müşteri olmadığında kitap okuyan bakkal gördüm. Çok da entellektüel şeyler okuyorlardı, öyle entel takılanların okuduklarından değil. Yani burada bence konu entellektüellik ya da dar gelir sınıfı filan değil. Çevrenizdeki insanların çoğundan "Ay çok istiyorum kitap okumak ama, hiç vaktim yok. Ben de yazın tatilde okuyorum" lafını ne çok duydunuz değil mi? Ve bu insanların çoğu da hali vakti yerinde ve üniversite mezunu insanlar. Ama aynı insanlar saatlerce dizi ya da maç izlemeye her hafta vakit buluyorlar. Burada ne diziyi ne maçı yermek derdim, sadece bir noktaya değinmek istiyorum.

This incident also made me think another thing, or more truly made me to write about something I think a lot nowadays. The fact that the driver, who had sparkles in his eyes talking about books, cannot or does not read anymore. I guess for certain people, reading stays as a childhood hobby, or at least finish with the graduation of the school/university they finished. This is not about the difference between intellectuals (mainly coming from upper or middle class)and drivers (middle-low class people), I saw many examples where small shop owners and workers read in their spare time. And they read far more serious books than the so-called intellectuals. And how many times did you hear the phrase "I want to read so much, but I just can't find the time"? Do they not mostly come from the upper-middle class? So this is definitely not a class issue. Also I must add that these people who don't have time to read easily find to watch t.v. or sport games. My point here is not to criticize games or television, but something else.
 
Kitap benim için bu insanların hissettiğinden çok farklı bir şey. Sanki nefes almak gibi refleks halinde yaptığım günlük bir işlev. Benim de çok yoğun olduğum zamanlar oluyor, günlerce çekimler için sabahlıyorum, 5 gün uykusuz kurgu yaptığım zamanlar oldu, ama her zaman okuduğum bir şeyler muhakkak vardır. Sanmayın ki her zaman Victor Hugo ya da Tolstoy okuyorum, böyle yoğun zamanlarda kafam onları almadığı için diğer kitaplarıma karşı suçluluk duya duya vampir kitapları, korku ya da Harry Potter okuyorum, ama bir şey okuyorum ya! Her dışarı çıktığımda bir kitap çantada yerini alıyor, bu yüzden çok sevsem de küçük çantam hiç yok, çünkü onlara kitap sığmıyor, vapurda, motorda, serviste ama bir yerde muhakkak okuyorum.

Reading for me is very different for what it is for these kind of people. It has become a reflex like breathing for me. I also am very busy at times, especially during shooting time when I don't sleep for days, but I always have something to read. If I don't have the time, I create it, I read on the road to work/school, at night before sleeping even if it means that I will sleep less… And the books are not my usual books, but lighter, more entertaining books (my guilty pleasure: vampire series!), but at least I read something. I get my book every time I go out, this is why I don't have a cute small bag, even though I love them very much, because you can't put books in it.

Bu refleksin de çocuklukta aşılandığına inanıyorum (en azından benim için öyle oldu). O yüzden çocukların okuması, okumaya teşvik edilmesi ve onlara hem zekalarını geliştirecek, hem eğlendirecek kitaplar seçilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Neyse gece gece konuyu çok dağıtmayayım, bu benim kutsal kitaplarımla ilgili yazmak istediğim daha uzunca bir şeyin girizgahı olarak kalsın...

I think that reading becomes a reflex at childhood, so it is very important to encourage kids to read at school and at home, and it is also important to choose the right books for them to enjoy, so they will be attached to them. But do not let me to change the subject, and let this post stay as an introduction to what I want to write about what reading is for me….
 

Doğa İçin Çal 2- Uzun İnce Bir Yoldayım/Play for Nature

Doğa için çal projesini duymayanınız kalmamıştır diye tahmin ediyorum. İlk olarak Divane Aşık Gibi'yi değişik müzik türleri ve değişik enstrümanlar çalan 45 müzisyen seslendirmişti. Aslı ve Murat Evgin bu projede ilk göze çarpan isimlerdi. Proje, uluslararası 'Playing For Change' projesinin Türkiye ayağı imiş.

Bu sefer belli ki projeye ilgi artmış. 71 müzisyenin arasında, değişik yaş grupları ve Türkiye'nin hemen her ilinden müzisyenin yanısıra, Yunanistan ve Amerika'dan da müzisyenler katılmış. Yani bu sefer daha bir global. Ünlü isimlerin sayısında da bir artma var: Ayşenur Yazıcı (ki sesi çok güzelmiş), Öykü&Berk, Fuat Saka, Gökçe, Murat Evgin, Sümer Ezgü...

Ayrıca bu projede ilkokul arkadaşım Melis Soysal'ı da görmek ilginç oldu benim için. Aseton isimli grupları, ilk albümleriyle yakında karşımızda olacakmış, buradan biraz reklamını da yapmış olayım.

'Gidiyorum Gündüz Gece' benim en sevdiğim Türkçe parça, ve müthiş bir yorum olmuş, çok etkilendim. Özellikle de müzikal yapısı sade bir eserin nasıl farklı yorumlanabileceği ve ne kadar evrensel hale geldiği beni şaşırttı açıkçası. Favorilerim ise başta çalan arp (arpin hastası olduğumu artık anlamışınızdır) ve Kevork Tavityan.

'Play For Nature' is a project which involves musicians from different parts of Turkey, famous or not, to play to raise concsiousness for enviromental issues. It is the Turkish part of the 'Playing For Change' project. Their first video has 45 musicians from different music genres and backgrounds and played a Black-Sea region song I love a lot, 'Divane Aşık Gibi.'



This time, the project is even bigger with 71 musicians. Not only there are more musicians from different regions of Turkey and different age groups (the first one has more of the younger musicians), it's also more global with musicans from U.S.A., Germany and Greece. There is also a little surprise for me in it, one of my elementary school friends is also in the video!

The song they performed is my absolute favorite Turkish song; 'Uzun İnce Bir Yoldayım' (I'm on a long and narrow road) by Aşık Veysel. Aşık Veysel lived between 1894 and 1973 and is the most famous musician of the 'ashik' tradition. 'Ashik' tradition is the tradition of troubadours in the Ottoman Empire and Azerbaijan, Armenia, Georgia and Iran. They often didn't know how to read, so the songs and poems are transmitted orally and are accompanied by 'saz' (Middle-East version of the lute). Here is a translation of the song from Wikipedia:

I'm on a long and narrow road,
I walk all day, I walk all night,
I cannot tell what is my plight,
I walk all day, I walk all night.

Soon as I came into the world,
That moment I began my fight,
I'm in an inn with double gates,
I walk all day, I walk all night.

I walk in sleep - I find no cause,
To linger, whether dark or light,
I see the travellers on the road,
I walk all day, I walk all night.

Forty-nine years upon these roads,
On desert plain, on mountain height,
In foreign lands I make my way,
I walk all day, I walk all night.

Sometimes it seems an endless road,
The goal is very far from sight,
On minute, and the journey's o'er-
I walk all day, I walk all night.

Veysel does wonder at this state,
Lament or laughter, which is right?
Still to attain that distant goal,
I walk all day, I walk all night.

Translated by; Nermin Menemencioğlu.




Doga icin Cal 2 / Uzun ince bir yoldayim - official video from Doga icin cal on Vimeo.


Daha fazla bilgi için...
For more info...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails