Tuesday, April 6, 2010

İstanbul Film Festivalinde İlk Günüm

Dün (Pazartesi) İstanbul Film Festivali'nde benim için ilk gündü. Pazartesi sabahı kendimi yataktan zorla kaldırıp Taksim'e yollandım. Hava biraz serince olsa da, yine de çok güzeldi, İstiklal'de sadece turistler ve festivalciler... İstiklal'in bu boş hallerini çok severim, rahat rahat dolanır insan, iten yok, kakan yok.

Yesterday (Monday) was the first day of the Istanbul Film Festival for me. I woke up very hardly and went to Taksim. The weather was a little bit chilly, but it was spring. There were only tourists and festival goers at this hours, where there is normally a ton of people that you can hardly walk.

Dün 2 filmim vardı, üst üste olmasın diye de 2 saat arayla almıştım biletleri. Neden mi çoğu festivalci gibi üst üste filmlere gitmiyorum? En önemlisi migrenim var, kendime güvenemiyorum, daha önceki senelerde migren yüzünden ikinci filmin güme gittiği çoook oldu. İkincisi, Türkiye'deki hiçbir festival filmleri saatinde başlatmadığından 2. film aynı sinemada değilse kaçırma riski var. Yine önemli diğer bir madde de şu ki, bir film kendine ait bir atmosferi/ritmi/dünyası vardır, bir filmden çıkıp diğerine girince ikisi birbirine karışıyor, 2. filmden hiç zevk alamıyorum. Neyse, uzun lafın kısası, saat 11 itibariyle 2010 festivalinin ilk filmine gittim.

I had to films to go yesterday, but 2 hours apart. Most of the festival goers buy tickets consecutively to get the most from the festival, but I refuse to do so. Because, most importantly I have migraines which can ruin the second film very easily for me. Secondly, because not a single festival starts the films on time, you can miss the beginning of the second film, if the film is in another theater. And another important factor is that every movie has or should have a unique atmosphere/ rhythm/ world and if you watch two films consecutively, the two combine together and you cannot get into the second film properly. Well, to cut the long story short, I went to the first film of my festival program on 11 am.

İlk film, NTV Belgesel kuşağından Christian Frei'ın 'Uzay Turistleri' (Space Tourists) filmiydi. Daha önceki yazılarımda da dediğim gibi, bu yıl festivaldeki belgesel filmleri seçimini bayağı bir abarttım. Belgesel izlemeyi sevenlerin Christian Frei'ı esgeçmemelerini önemle öneririm, ben daha önce 'Dev Budalar' (The Giant Boudas)'ı izlemiş ve kendisini taip edilecek yönetmenler listeme almıştım, festivalde filmini görünce de kaçırmadım tabii.

The first film was Christian Frei's documentary 'Space Tourists'. This year I really put documentary films ahead of the fictions, 4 of 10 films from the films I'll go to are documentaries. I strongly recommend those who love documentaries not to miss Christian Frei out, I watched his 'Giant Boudas' before and put him on the list of the directors to follow, so of course I didn't miss this-one when I saw it on the program.

Film tahmin edebileceğiniz üzere yaklaşık 20 milyon dolar ödeyerek uzaya giden, multimilyoner turistlerin yolculuğunu konu alan bir film. Ama Frei bunun yanısıra, kökleri Sovyet Rusya'dan gelen bir İsveçli fotoğrafçıyı anlatıcı karakter olarak alıp, biraz Sovyetler Dönemi'ndeki uzay faaliyetleri tarihinden ve uzay mekiğinden mekik atıldıktan sonra düşen parçaların (İngilizcesi thrusters ama Türkçesini bilemiyorum) nasıl toplanıp Çin'e satıldığını, Çin'in de onları eritip alüminyum yapıldığı gibi ilginç anektotları da filme eklemiş. Fotoğrafçının deyimiyle, "Global dünyada sandviçinizi uzay mekiği parçalarına sarıyor olabilirsiniz." Özellikle sırf uzay mekiğinin atılması için kurulan kasabanın hikayesi ve bu 'thrusters'ların kaderi filmin ilginç yönlerinden.

As you can imagine, the film is about the billionaires who pay 20 million dollars to go to space. But with that, Frei put a Swedish photographer whose family's roots are in Soviet Russia as a framing device to tell the history of Russian space program and documented the people who collect the thrusters who fall down after the shuttle is once on the air and how it is sold to China to become foil.As the photographers puts it: "In this global world, you can be wrapping your sandwich in space rocket parts". The space thrusters' story and the story of the village which was formed solely for the space lunch are the interesting parts of the movie.

Film, aslında ilk kadın uzay turisti olan İran asıllı iş kadını Anousheh Ansari'nin hikayesi. Görüntüleri çok başarılı ve müziği de uzay görüntülerine oldukça uyan, filmi izleme zevkini çok arttıran bir müzik. Şöyle söylemeliyim ki, roketin uzaya atılma sahnelerinde sinemada küçük çaplı sinemasal orgazmlar yaşamış olabilirim. (Bilenler bilirler hoş bir şeydir). Normalde belgesellerde müziği tercih etmem, ama bu sefer oldukça iyi bir seçim.

The film is mainly the story of American business women with Iranian origins Anousheh Ansari who is the first female space tourist. The photography is very successful and the music is well chosen. I don't normally like music on documentaries, but this time it's a very good decision and it even gave me small cinematical orgasms in the launching of the space shuttle scenes. 

Filme gitmeden önce uzay görüntülerinin arşiv görüntüsü olacağını düşünüyordum. Ama uzaydaki görüntüler (hem uzaydan Dünya'nın görüntüsü, hem de uzay istasyonunun içi) Ansari tarafından görüntülenmiş ve şunu da söylemeliyim ki, Ansari bayağı iyi bir kameramanmış, biraz da oyuncu tarafı olan bir insan olduğundan elinde kamerayla sıfır yerçekiminde kendi etrafında dönüp çok ilginç görüntüler çıkarmış meydana. Film, işte bu yönüyle çok özel bir film, çünkü ilk defa uzay ve uzay istasyonu bu kadar detaylı bir şekilde çekiliyor.

Before watching the film, I though that found footages would be used for the space footage. But it was shot by Ansari and very professionally too I must add. To tell you the truth Ansari turned out to be a very good D.O.P. and because she has a playful side, she played with the camera turning around in zero gravity and good scenes came out of it. The film is important because it was the first time the space travel and the space station was photographed this detailed.

Biraz arkaplan bilgisi vermek gerekirse, Gorbaçov'un 80'li yıllarda Sovyetlerin uzay programına son vermesiyle, Uzay İstasyonu'na giden mekikteki 3. boş yeri turistlere 20 milyon dolara satmaya karar veriyorlar, böylece tüm programın harcamasının yarısını bulmuş oluyorlar. Sinema sabah 11 olmasına rağmen kalabalıktı, ama bilet bulabilirseniz kaçırmayın derim.

In order to give a little bit of historical knowledge, when Gorbachov canceled the space program in the 80's, they decided to sell the third seat of the rocket going to the space station for 20 million to fund the program. In fact, it roughly covers 50 percent of the whole costs. I really recommend you to see the film, I heard the DVD is about to come out.




İkinci film saat 4'de olduğundan gezecek bayağı bir boş vaktim oldu. Önce bir iş halletmek için Beşiktaş'a uğradım, sonra boş boş mağaza gezdim, bu arada hava çok sıcaktı, Beyoğlu İş Hanı'na gidip bir t-shirt alıp giyivereyim dedim, ne göreyim Flashdance t-shirtleri :) Çok güzeller bayıldım, iki modeli vardı ikisini de aldım.

The second film was in 4 p.m. so I had a lot of free time to wander around. I wandered the shops aimlessly and found cool 'Flashdance' t-shirts at the end. So, yay!




İkinci film ise, festivalin açılış filmi 'Paris'te Son Konser' (Le Concert) idi. Aslında bu filmi hem Mihaileanu'nun 'Hayat Treni' (Train de Vie)'sini yıllar önce izleyip çok sevdiğim için, hem de festival programına birkaç hafif film de koyup kafamı rahatlatmak için seçmiştim, ama bu güzel olabileceğini hiç tahmin etmemiştim.

The second film was the opening film of the festival 'Le Concert' (The Concert). I chose this film firstly because I liked Mihaileanu's Train de Vie (Train of Life) a lot and also to put some light films to balance the program so I won't get an head-explosion, but I didn't figure how good the film was.

Film, Sovyet Rusya'sında Yahudileri orkestrada çalıştırdığı için Bolşoy'un orkestra şefliğinden atılan ve şu an Bolşoy'da temizlikçilik yapan efsanevi şey Adrei Filipov'un, orkestrasını yeniden toplayıp Paris'in ünlü le Chevelet tiyatrosuna kendini Bolşoy olarak yutturmaya çalışmasını anlatıyor. Dönemin KGB ajanı Bolşoy müdürü, orkestradaki Yahudilerin bir kapitalist gazetesine demeç verdikleri gerekçesiyle Tchaikovsky'nin Keman Konçertosu'nu (benim gibi müziğe aşık olanlar varsa parça Violin Concerto in D Major, op. 35) çaldıkları konseri yarıda kesiyor. 30 yıl sonra da Filipov yine bu parçayı çalmak için Paris'e yanında aynı KGB ajanıyla gidiyor.

The film is about Adrei Filipov who were once the most important maestro of the Bolshoi in the Soviet Russia, but was kicked out because he worked with Jews in the orchestra and who now works as a cleaner in the Bolshoi to gather his former orchestra and try to impersonate the Bolshoi in Paris' famous theater Le Chevelet. In the Soviet Russia, the manager of the Bolshoi who was also a KGB agent interrupted the concert where they were playing a very difficult piece by Tchaikovsky (if you also adored the music like me: Violin Concerto in D Major, op. 35). Filipov now has to work with the same agent to play the same concerto in Paris.

Aslında konu asıl hatlarıyla ele alındığında çok da orijinal değil, hatta Hayat Treni'de Nazi döneminde Nazilerden kaçmak için SS Bandosu kılığına giren çingeneleri anlatan bir filmdi, yani Mihaileanu da bu konunun yabancısı değil. Ama filmi benzersiz yapan özellikler, KGB zamanındaki Rusya'yı da bu konu içerisinde anlatma çabası, ve filmin ortasında meydana çıkan dramatik bir geçmişin gün ışığına çıkması.

In fact, the synopsis does not seem original at all, even in La Train de Vie, gypsies running away from the Nazis did impersonate an SS Band, so the director is also familiar with the subject. But the films originality came from the fact that it also portrays the Soviet Russia and that there is a dramatical past to be unveiled at the end.

Film öncelikle çok komik bir film, gülmekten izleyemediğim sahneler oldu, bunun dışında (doğal olarak) müzikleri çok güzel. En takdir ettiğim yanı da, filmin son sahnesinde konçertonun 1. bölümünün tamamının kesintisiz verilmesi oldu. Arada birkaç montaj sekansla gelecekte neler olduğu gösterildi ve bir kaç şaka da yapıldı, ama sonuçta müzik kesilmedi. Bence bir sanat eserini ya da sanatçıyı anlatan filmlerin buna çok özen göstermesi gerekiyor. Sanatçıların sadece özel hayatlarını magazinmiş gibi gösterip arada bestelerinden birer dakikalık parçalarla eserlerini geçiştirmeyi sanatçıya haksızlık olarak görüyorum. (Bu konuda Frida filmi tablolarını filme yedirme açısından çok başarılı bir başka örnektir, ama özellikle klasik müzik bestecilerinin hayatlarını anlatan bir sürü film kolay yola kaçarlar). Hayatımın filmi diyemem, ama çok eğlenceli bir film, eğlenceli zaman geçirmek isteyenler kaçırmamalı.

First of all, the film is hilarious, there were even scenes I missed laughing and naturally the music is quiet marvelous. The thing I appreciated most about the film is that in the final scene, the concerto was played entirely with some montage sequences about the future of the orchestra and some jokes. I think if you portray a musician or artist, to put his or her love life on the line like some tabloid (Hollywood style!) and to only put 1 minute long pieces of its art is unfair to the artist. (Frida is a very good example of how one can put the art in the film in my opinion, but especially the films about the classical music composers are usually bad that way.) I could not say that it was the movie of my life, but you should watch it if you want to have fun and listen to some good music on the side.

Anlamadığım şey şu ki, filmin bizim izlediğimiz versiyonunda Ruslar Fransızca konuşuyorlardı, sonra Fransa'ya gelip Fransızlarla konuşurken de bütün film çatır çatır Fransızca konuşan adamlar çat pat konuşmaya başladılar, ben de ne saçma şey dedim. Ama filmin sitesindeki trailer'ında Ruslar Rusça konuşuyor. Bize Fransa kopyasını yolladılar, ama Fransa kopyası dublajlı olsa, trailer neden altyazılı ki? Yoksa ben Fransızca'yı unuttum da, Rusya mı öğrendim onun yerine de onların Fransızcalarını anladım. Anlamadım gitti...

The thing I don't get it, in the version that we watched, the Russians were spoken French very well, and later when they went to Paris, they started to talk a crappy French which I found idiotic, but when I watched the trailer on their web-site, the Russians were speaken Russian. If we watched a French copy and they dubbed it, why is the French trailer in Russin? Or did I suddenly became  fluent of Russian and though it was French? I don't think so...



Normalde çok nadir klasik müzik dinlerim ve çok kötü bir dinleyiciyimdir, 100 kere dinlediğim parçanın bile ne adını ne de bestecisini aklımda tutamam. (Bırakın majör-minör dizisini, bölümlerini aklımda tutmayı!). Ama filmden çıkınca ilk düşüncem ne uzun süredir konsere gitmedim, bir konsere gitsem oldu. Eve geldim, bir baktım Biletix'ten e-mail gelmiş, CRR'de Moskova Tchaikovsky Senfoni Orkestrası'nın konseri varmış haftaya, kader gibi yani. Biletler alınacak, konsere de gidilecek :) Bu arada klasik müzikten anlayanlara bir soru, Cuma günü Kuğu gölü suiti, Cumartesi de Romeo ve Juliet çalıyorlar, Romeo ve Juliet benim çocukluğumdan beri takıntılı şekilde sevdiğim bir olgu, ama objektif bakarsak Kuğu Gölü daha iyi bir seçim gibi... mi? Sorum bu, hangi gün gitmeli?

I normally listen to classical music very seldom and am a bad listener. I can't even remember the names or the composers of the pieces that I listened to a 100 times. (Let alone know what major/minor keys it has or to follow the pieces!).But I suddenly wanted to go to a classical concert that I didn't in ages. When I came home and open the computer an ad shows up in my e-mail and guess what the Moscow Tchaikovsky Symphony Orchestra is coming to Istanbul next week. Fate or what? Of course I'll get the tickets as soon as possible:) Also, a question to those who understand and know classical music, there are two different programs, they'll play the Swan Lake suite on Friday and Romeo and Juliet on Saturday. Since childhood I'm obsessed with everything Romeo and Juliet-related but I know for a fact that the Swan Lake is a better piece, or is it? What do you recommend?

Yeni film festivali anlarıyla Perşembe görüşmek üzere. Perşembe gününü filmi, methini çok duyduğum Pina Bausch belgeseli. Esenlikle kalın....


More festival posts to come on Thursday. The film on Thursday is the documentary about Pina Bausch 'Tanztraume' that I heard so much about. See you soon...



Maalesef İngilizce trailer yok, Fransızca bilmeyenler sadece müzikleri dinlesin.

Unfortunately I couldn't find an English trailer. Those who doesn't know French, just listen to the music.

P.S. Amma uzun yazı olmuş, okursunuz işallah.

P.S. Gosh, what a long post! I hope you'll read it.

2 comments:

gosalynmallard said...

festivalde ben de filmi başrol oyuncusu aleksei guskov'un konuk olduğu seansta izlemiştim. seyircilerden biri filmin neden fransızca çekildiğini sormuştu. adam da ne desin: "biz bu filmi aslında rusça çektik. ben de burda fransızca olduğunu görünce çok şaşırdım" dedi. hatta bunun üzerine festival ekibi bir süre protesto edildi. sonra abimiz yapmayın etmeyin, onlar çok iyi insanlar, bize çok misafirperver davrandılar diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştı.

bu da böyle bir festival anımdır =)

The Daughter of God and Alexandre Dumas said...

ben de anlamamıştım, bak aydınlanmış oldum, çok ilginç gerçekten, adamların normalde müthiş fransızca konuşup fransızlarla bozuk fransızca konuşması çok garip gelmişti zaten:) Güzel filmdi ama

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails